03/2012 Betonart 32 I Kış I Değişim

Mart 26th, 2012 § 1 Yorum

 

ilgili link için tıklayınız.

12/2011 Mimaride farklı çizgiler: ddrlp / Turkish Buildings&Decoration s:24 / kasım-aralık 2011

Aralık 23rd, 2011 § Yorum yapın

Boğaçhan Dündaralp, mimari tasarım konusunda kendisini sürekli besleyerek çalışmalarını sürdürüyor. ddrlp Mimarlık Ofisi ile farklı ve özgün tasarımlara imza atıyor. Dündaralp ile mimarlık ve ddrlp çalışmaları hakkında konuştuk.

Mimarlığa olan ilginiz ne zaman başladı? Küçükken kendinize nasıl bir gelecek çizmiştiniz?

Küçük yaşlardan bu yana görsel sanatlar ve tasarıma özel bir ilgim  vardı. Bu konuda yetenekli olduğuma dair de hep bir teşvik aldım. Kendimi hatırladığım yaşlardan bu yana kalem ve kağıdın yanımdan hiç eksik olmadığını hatırlıyorum. Babama göre bir yaşından bu yana çiziyormuşum  ( bana hala pek inandırıcı gelmiyor J) Şimdi o yaşlarda çizdiklerimi yorumlamaya çalışınca dünyamı farklı kılacak şeyleri çizmeye çalıştığımı görüyorum;  uzay araçları, kaptan Cousteau’nun sualtı makineleri,  hayvanlar gibi.  Babam Tatbiki Güzel Sanatlar mezunu tekstil tasarımcısı, kendi atölyesindeki üretimleri takip eder, öğrencilerine verdiği ödevleri ben de yapmaya çalışırdım. Babam okulda aldığı Bauhaus eğitiminin ve Alman hocalarının etkisiyle;  evimizde hiçbirşey atılmaz, (paket, kutuhatta hayvan kemikleri…) evdeki bir depoda biriktirilirdi. Metal çay kutularının kesilerek, levha haline getirildiğini, mutfakta kullanıldığını, birlikte tuvalet kağıdı rulolarından uçaklar, uzay gemileri yaptığımızı hatırlıyorum. Kendimi tanıdıkça, Türkiye’deki olanakları zamanla gördükçe, tasarımdan uzak duramayacağım ama kendimi istediğim yönde geliştirebileceğim hangi meslekler var diye düşünmeye başladım. Sanırım ortaokuldaydım, ben mimar olacağım dedim. Üniversite sınavında da bütün tercihlerim mimarlıktı…

Mimarlık sizin için nedir? Tasarım felsefenizden bahseder misiniz?

Dünya gezegeni üzerinde yaşayan insan ırkı, gezegenin doğal ritüelleri içinde kendi ırkına özgü eksiklerini icat ederek, inşa ederek, kendisine protezler geliştirerek tamamlaya çalıştı ve bir medeniyet kurdu. Sınırları gezegene büyük tahribatlar verecek sınırlara ulaşan bu medeniyet halen gelişmeye devam ediyor.  Bu medeniyetin var ettiği yapay dünya insanın kendi varoluşunu ve hareketlerini, birbirleriyle etkileşimini üreten, biçimlendiren, dönüştüren mekan ve mekansıllıklar içeriyor. Farklı içerik ve ölçekler kazanan bu mekan/sal-lık-lar mimarlık bilgi ve meslek alanının inceleme konusu.  Mimar ise bu bilgi ve meslek alanı içinde; bazen inceleyen, araştıran, bazen tasarlayan, bazen de üreten konumlar kazanıyor.  Mimarlığın bir dilemması var. Doğası gereği mimari, insan-mekan-insan arasındaki bir iletişim biçimidir ve ortak kurallar olmaksızın gerçekleşmeye meyillidir.  Fakat mimarlar öngörülemeyeni öngörme, hatta var etme laneti ile görevlendirilmiş insanlar. Bu dilemma; bir taraftan tasarımın doğasına aykırı olarak çeşitli katılımcılar arasındaki diyolog ile gelişen, baştan bağlamın sınırlarını öngörülemez kılan, sonucun süreç içinde oluştuğu bir durum; diğer taraftan mimarın tüm bağlamı biçimlendirecek, indirgeyecek bir tasarım dili geliştirme zorunluluğu. Mimarlık uğraşı, ‘ideal’ olana ulaşmayı beyhude kılan ve bu iki durumun arasındaki dengeyi arayan bir uğraşa dönüşmektedir. Bir taraftan üretimini özgün ‘bağlam’ların koşulları üzerinden düşünen diğer taraftan da kentteki oluş hallerinin farklı ölçeklerdeki davranış biçimlerini biribirleriyle ilişkilerini anlamaya çalışan biri olarak; idealize edilebilecek bir ‘model’ ya da ‘yaklaşım’ın olamayacağını düşünüyorum. Öngörülebilir olamayacağı gibi sağlıklı da görmüyorum.  Ancak kendi adıma söyleyebilirim ki; bu ortamda mimarlığı, çoğalma ve çoğaltmanın sağladığı imkanlarla, ona katkıda bulunacak, öngörülerle sınırlı potansiyellerin ya da arzu uyandıracak, baştan çıkaracak tasarımların peşine düşmek ve deterministik olmak yerine;  öngörülemez  ‘istisnaların’ üreyebileceği, sınanabileceği, tetikleyici imalar içeren ortamlar; mimarı da bu ortamların katalizörü olarak görmek beni oldukça heyecanlandırıyor…

ddrlp nasıl doğdu?

Resmi ve zorunlu mimarlık eğitimimi tamamladıktan (yani mezun olduktan) sonra yapı yapmayı yaşadığım coğrafyanın konvasiyonları içinde öğrenmek istiyordum. Hangi aktörler arasındaki etkileşimle, hangi üretim süreçleri ile bu işin yapıldığını öğrenmem, kendi tasarım araçlarımı geliştirmem için çok önemliydi. Bu nedenle yaklaşık  5 yıl yapım sistemleri üreten ve uygulayan bir inşaat firmasında çalıştım. Firma içindeki deneyim yani yapageldiğim şeyler bir rutine dönüşme eşiğini hissetiğim ve yapmak istediğimle yapageldiğim şey arasındaki mesafenin açıldığını fark ettiğim zaman yeni bir mecraya ihtiyaç duydum.  Deneyimlerim ve sezgilerim bana mevcut mimarlık ofislerinden farklı bir mecrada üretim yapmamı söylüyordu. Konvansiyonel proje üreten stereotipik mimar profilinin üretim sınırlarının; karşı karşıya kaldığımız durumların çeşitliliği ve bu durumların özgün koşullarının açığa çıkartılması sonrasında ‘mesleki hizmet alanı’nı genişlettiğini düşünüyordum.  Dolayısı ile sadece mimarlık alanı ile sınırlı kalmayan, farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan alandan beslenip, düşünmek, tartışmak zorunda kalacağınız bir pozisyona doğru çekilme ihtiyacı vardı. Bir de ofisiniz üretimleriniz için bir ortam, araç olmalıydı. Beslemek zorunda kalacağınız bir şirket değil. ’ddrlp’ böyle düşüncelerin içinde doğdu.

Yapı sistemleri konusunda uzun süre çalıştınız. Mimaride yapı sistemlerinin öneminden bahseder misiniz?

 Mekan üretimi için doğaya eklenme biçimlerimizin araçları ‘yapı sistemleri’.  İster doğal isterse de yapay olsun doğayla kuduğumuz mekansal etkileşim çatkılar, konstrüksiyonlarla oluyor. İnsanlık tarihinin ürettiği, kullandığı ve geliştirmekte olduğu bu sistemler; mimarlığın katalizörleri. Yapı sistemlerini, yapıları mimarlığın kendisi gibi görme eğilimlerimiz var. Oysa onlar insan ile oluşacak etkileşimde çıkacak mimarinin araçları. Bu nedenle sadece fizik mekansal gereklilikler için değil;  tüm duyuları tetikleyen, hareketlerimizi doğuran iletişimi belirleyecilerinden oldukları için önemliler.

 Günümüz mimarisini yerel ve evrensel boyutta nasıl tanımlıyorsunuz?

Enformasyon teknolojilerinin gelişmesi, malzeme ve teknolojik olanakların ve erişebilirliğin artması yerel ve evrensel boyutta olup bitenlerin görünürlüğünü arttırmakla kalmadı. Özellikle 2000’li yıllardan bu yana görünürde olanları birbirine yaklaştırdı. Eşzamanlı okunurluk, eşzamanlı oluş ve durumları da arttırdı. Farklı zaman dilimlerini yaşayan kültürler ve üretimlerini yan yana getirdi. Fakat görünürde olanlar ile olmayanlar arasında da ayrı bir yarılma yarattığını da belirtmek lazım.  Tek bir zaman diliminden değil, zamanın izafiyetini haklı çıkaracak biçimde farklı zaman dilimlerini yaşayan kültürler ve üretimlerini de yan yana görünür kıldı. Herşeyin yan yana durabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu, bir taraftan da mimarlık adına bağlam-anlam ekseninde bir kırılma da yarattı. Az önce bahsettiğim yarılmanın kaynağı bu kırılma oldu. Bu kırılma yapının iç-dış ilişkilerini tamamen kopardı. Hem fiziksel anlamda hem de ilişkiler anlamında sınırlar muğlaklaştı. Özel-kamusal mekan ilişkileri de  bu sınırlarda muğlaklaştı.  Bugün mimarlığın belirleyicisinin gösterilebilir ve görünür olanda değil, bu muğlak sınırlar içindeki  ‘ara uzamlar’da gizli olduğuna inanıyorum. Çünkü, bugün mimarlar kendilerine mimar atalarından miras kalan yapının görünür yüzü ile, kendisinden talep edilen simgesel projelerle uğraşırken; günün neoliberal politikaları ve iktidar odaklarının da bu ara uzamı kullanarak mimarlığı kendi araçları olarak dönüştürdüğünü görüyoruz.

Daha çok ne tür yapıların tasarımını yapıyorsunuz?

Bir tasarım ve proje ofisi olarak kendimizi belirli yapı tipolojileri ile sınırlamıyoruz. Aksine bazı konularda uzmanlaşmamaya çalışıyoruz. Tasarım ve proje ofisi olarak ‘esnek’, farklı durum ve koşullara hızlı adapte olabilen; yeni stratejiler üretebilen bir pozisyonda kalmaya çalışıyoruz. Günün koşulları belirli yapı tipolojilerininin de çözülmesine neden oldu. Çünkü çok farklı yapı programları yan yana ve iç içe geçebiliyor. Belirli tipolojilerde uzmanlaşmış ofislerin  güncel durumlara yanıt üretemediğini görüyoruz. Buradaki püf noktası; bir tasarım ofisi olarak uzmanlaşmış kişileri bünyemizde barındırmadan; projelerin kendi bağlamına göre organize olabilen,  konusunda deneyimli kişileri çalışma sürecine dahil edebilen organizasyon ve stratejiler üretebilmekte.

Şu an hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

Şu anda sosyal içerikli, karma fonksiyonlu bir kentsel proje üzerine çalışıyoruz. Paralelinde  yapım süreci devam eden bir  futbol akademisi  ve bir eğitim yapısı projelerimiz var.

Projeleriniz dışında da jüri üyeliği gibi çalışmalarınız var. Bunlardan bahseder misiniz?

Mimarlık bilgi alanı ile ilişkimiz, meraklarımız, üretimlerimiz bizi sadece  ‘mesleki/profesyonel pratik’ dünyanın gerçekliğinden ibaret olmayan; geniş bir bilgi alanından beslenen,  farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan, düşünmeye ve tartışmaya çalışan ve bu alan içinden enerjisini ve motivasyonunu alan, üretimlerini farklı mecralarda sınamaya ve paylaşmaya açan bir konuma itiyor. Bu nedenle hem akademik ortamda hem de meslekle ilişkili ortamlarda araştırmalarımızı ulusal ve uluslararası ortamlarda sunma, sergileme, seçici kurullarda bulunma, jüri üyeliği yapma gibi rolleri bu motivasyonun bir uzantısı gibi görebiliriz.

pdf olarak okumak/indirmek için tıklaynız.
söyleşiyi Turkish Buildings&Decoration sitesinden okumak için tıklayınız.
derginin tümünü  pdf formatında indirmek için tıklayınız.

12/2011 IABA 2011 Uluslararası Mimarlık Bienali / Batı Akdeniz Mimarlık s:50 özel sayı

Aralık 23rd, 2011 § Yorum yapın

pdf olarak okumak için tıklayınız
tüm dergiyi (sayı 50)  pdf olarak indirmek için tıklayınız.

12/2011: “Deneysel Mimarlık”: Nerede başlar, Nerede biter?/ XXI mimarlık kültürü dergisi

Aralık 7th, 2011 § Yorum yapın


Metni ve XXI Aralik/Ocak Sayısını dijital ortamda okumak için tıklayınız.

Metni pdf olarak okumak icin tıklayınız.

2011/12 Short History of Architecture / Cultural Exchange Turkey X Netherlands

Aralık 2nd, 2011 § Yorum yapın

SHORT HISTORY OF ARCHITECTURE / Authors: Pelin Derviş, Gökhan Karakuş

The 2010s

Today, a new generation of young architects has started to raise the level of architecture through an interest in discourse and information. The likes of Nilüfer Kozikoğlu, Alexis and Murat Şanal, Superpool, and Boğaçhan Dündaralp represent a generation that understands that architecture has to be produced with a distinct technical, ideological or architectonic rationale that is explicit and documented. Each of these groups has come to produce architecture based on their studied methodologies and is likely to extend their building practice and knowledge base in pursuing an intelligence and discursive driven architecture. Their vision is firmly locked in the optimization of the possibilities of the information age. It is interesting to note that they are joined in the increasing specialization of architecture in Turkey by architects emerging from interior design, specifically Autoban and Tanju Özelgin, who bring sophisticated understanding of craft, local building techniques and computer assisted visualization to produce advanced design. This group, along with continuing efforts of advanced architects such as Sayın, Arolat, Tümertekin, Pekin, and Çinici, promise that Turkey’s contemporary architecture will start to develop based on its own dynamics, yet with a widened eye attuned to universal progress. As Turkey asserts its position in the center of the newly forming geopolitics of Europe and Asia, the regional leadership provided by these architects will be important in setting standards for how architecture can balance the needs of the modern world and the pragmatic approach required at the local level.

Read the full text of the original source

 

2011/10 LMYO &LYFA Şantiye Haberleri / Kentim Kendim Dergisi:15/ Lüleburgaz

Ekim 22nd, 2011 § Yorum yapın




pdf formatında okumak/indirmek için tıklayınız.
e-dergi formatında yayının tümüne bakmak için tıklayınız.

2011/09: Lüleburgaz Yıldızları Futbol Akademisi / LYFA / proje

Eylül 26th, 2011 § Yorum yapın

LYFA: LÜLEBURGAZ YILDIZLARI FUTBOL AKADEMİSİ
Bir süredir projenin ismini duyan, okuyan herkesin aklına gelen ilk soruların ‘neden Lüleburgaz ?’, ‘neden bir futbol akademisi ?’ olduğunu söylesem sanırım sizi pek şaşırtmış olmam. Zira projenin arka planı bu soruları bir çırpıda yanıtlamamıza izin vermeyecek denli yoğun bir ilişkiler zinciri içermekte. Bu nedenle, aşağıdaki yazı bir proje tanıtımından çok, her şeyin ‘aslında dün bitmiş olmalıydı’ hızında talep edildiği bir ortamda, bir ay sonrasına sipariş edilen bir işin aranan nitelikleri gereği, aktörlerinden, tasarım sürecine kadar nasıl iki yıla yayılan ciddi bir çalışma sürecine dönüşebildiğinin de hikâyesini barındırmaktadır. Ortamımızda, mesleğimizde o kadar çok genelleştirilmiş ‘…… neden olmaz?’ sorusu ile karşılaşıyoruz ki bilinçaltımız eylemlerimize engel olmakla kalmıyor, olabilirliklerin bile koşullarını ortadan kaldırabiliyor. Örneğin bir kamu kurumu tarafından, mevcut mevzuatlar ile nitelikli üretilmiş, kamusal işlevli bir yapının gerçekleşmesinin nitelikli bir mimarlık ürünü olarak hayal olduğu, istatistikî olarak söylenebilir. Siz de benim gibi çaba ile yaratılabilen ‘istisna’lara inanabiliyor ve bu ‘istisna’ların hikâyeleri ile ilgileniyorsanız; sizi yazının devamını okumaya davet edebilirim:

Bu projenin temel amacının futbolcu yetiştirecek bir futbol akademisi olmadığını söylemekle anlatıma başlayalım. Bu anlamda Sayın Emin Halebak*’ın da belediyecilik anlayışı ile proje; arka planında, hedefleri ile sonuçları açısından birbirinden farklı değerlendirmelere açık bir düşünce sistemi ile oluşturulmuştur.
Lüleburgaz için yapılan kentsel çalışmaların belki de en önemli özelliği kentin mekansal değil, sosyal strüktürünü kurmaya çalışan bir belediyecilik anlayışını yansıtmalarıdır. Dolayısı ile önce mekansal değil, sosyal eksikleri anlamaya çalışan, sonra bu eksikleri küçük ölçeklerde çözmeye yönelik denemeler yapıp sürekliliklerini tartan ve gerçekten işlediğini gördüğünde de yatırımların ölçeğini kentin ihtiyaçlarına göre yeniden değerlendiren bir anlayış bu. Kentlinin zenginliğinin, kentin zenginliği ilebir bütün olabildiğinde bir ‘gelişme’ kaydedilebileceğinin bilincini içermektedir.
Tasarım ekibi olarak, bir yılı aşan proje tasarım sürecini kentin sosyal strüktürünü mekan kullanımlarını ve Sayın Halebak’ın kent için çabalarını anlamaya çalışarak; çocuk parklarına kadar tek tek etüd ederek projemizin programını kentteki programları tamamlayacak yönde geliştirmekle geçti.

Projenin öncelikli hedefi 6-14, 8-16 yaş gruplarına yönelik bir eğitim ortamı oluşturulması. Üniversite giriş sınavlarında, yerleştirme oranında ülke birincisi olması ve ülkenin gayrimilli hasılasının üstündeki zenginliği, Lüleburgazlılar’ın kendi çocukları ve geleceğine yaptığı yatırımın bir başka göstergesi. Bu çalışmanın arka planında kentin içinde yapılmış başta çocuklara sonra da her yaş grubuna yönelik, küçük ölçekli şöyle adımlar var: kentin sıkışık dokusunda atıl kalmış binalar arası ya da merkez olma potansiyeli taşıyan boşlukların, çocuk oyun parkı, spor parkı, kaykay parkı, kafeterya gibi işlevleri birbiriyle destekleyerek önce çocukların sonra da ebeveynlerinin ve Lüleburgazlılar’ın açık alan kullanımlarını ve karşılıklı sosyal etkileşimini arttırmaya yönelik değerlendirilmesi gibi. Çocuk parkları; otistik ve zihinsel sorunlu çocukların, sosyal hayatın içine katılmalarına katkıda bulunan düzenlemelere kadar kendi içinde çeşitlilik içeriyor. Biçimci veya yapılmış olmak için orada değiller. Futbol Akademisi de çocukları bilgisayar başından kaldırıp sokağa çıkarmanın, sosyal olarak birbirleriyle etkileştirmenin, çocuklara (geleceğin kentine-kentlisine) yönelik kentsel çalışmaların başka bir uzantısı olarak görülmeli.
Bu tesis, eğitim ortamı olarak odağında futbol ve çocuklar olsa da sadece çocukların kullanımına yönelik değil; tüm ailelerin, sosyal çevrenin ve kentlinin paylaşımına olanak sağlayacak spor ve çeşitli etkinliklerin gerçekleşeceği bir merkez olarak ele alınmıştır.

Lüleburgaz nüfusu 100 bin olan bir ilçe. Bunun 20.000’ini çocuklar oluşturuyor. Gelir seviyesi Türkiye’nin kişi başına düşen gayri safi milli hâsılanın 2,5 katı. Bölgenin gelişmişlik endeksi ise 3.5. Ne yazık ki kentlinin bu zenginliği otomobil/araç sayısına yansımış; kentleşme anlamında oldukça yoğun yerleşim dokusuna sahip kent merkezini istila ederek kentlinin açık alan kullanımları için büyük engeller yaratmaktadır.
Projelendirilen Futbol Akademisi, Lüleburgaz’ın kent merkezinden saçaklanan önemli gelişim akslarından birinin üzerinde ve merkeze yaklaşık 2 km uzaklıkta bir konumda yer almaktadır.

Bu konumlanma, kentin merkezindeki kentsel dokunun sıkışık ve talepleri karşılayamayan fiziki çevresinin potansiyellerini dönüştürmeyi hedefleyen, yeni odak noktaları ve dinamikler oluşturarak hem kentsel dokuyu rahatlatmaya hem de kentliye yeni olanaklar yaratmaya çalışan çalışmaların bir parçasıdır.
Akademi, kapalı spor aktiviteleri ve servis yapıları dışında; açık spor alanları, kalabalık aktivitelere izin veren çevre düzenlemeleri ve park alanlarını kapsayan bir kompleks olarak tasarlanmıştır. Tüm bu alanlar, hem engelli kullanımlarına izin veren hem de bisikletle dolaşıma izin veren rampalı dolaşım alanları ile birbirine bağlanmıştır.
Projenin yer alacağı 79.950 m² ‘lik alanın peyzaj karakteri olarak referans alınmayı zorunlu kılan üç baskın özelliğinden bahsetmek gerekmektedir. Bunlardan birincisi kentsel peyzaj ile kırsal peyzajın tam arakesitinde yer alması, ikincisi ise arazi içinden geçen yüksek gerilim hattıdır. Birincisi, bu karakterle ilişkinin bölgenin gelecekteki kimliğini oluşturması açısından; ikincisi, karakterle ilişkide genel alanın kentsel planlamadan ayrı 3. boyutta baskınlığını kaybetmeyecek algı-oryantasyon ilişkilerini belirlemesi açısından önemlidir. Bir başka belirtilmesi gerekli nokta ise arazinin yüksek gerilim hattı boyunca yaklaşık 5m farkla iki kota ayrılmasıdır. Yapılaşmanın öngörüldüğü bölgenin kırsal peyzaj tarafında nehir yatağına doğru en düşük kotta yer alması başka bir tasarım kriteridir.
Arazinin genel olarak büyük ve yatayda ufkun açık olarak algılandığı güçlü bir karakteri olmasından ve etkileyici olması bir yana; insan ölçeğinin kaybolduğu bir algı yarattığından da bahsedebiliriz. Bu durum tasarım verisi olarak şöyle değerlendirilmiştir:
Ufku açık etkileyici bu yataylık, yapılar ya da çeşitli düzenlemeler yapılmaya başladığında insan ölçeğini ezmeye başlayacak, hepsinin birden algılanmaya başlanması ile yönlenme duygusu yerini kaybolma duygusuna bırakacaktır. Bu nedenle mümkün olduğunca doğal düzenlemeler ile ölçek, merak ve yönlenme duygusu organize edilebilirse; böyle bir alanın zengin kullanım olanakları, fonksiyonların ihtiyaçlarına göre insan algısına uygun hale getirilebilecektir. Bu doğal düzenlemeler, kompleks içi ilişkiler, dış ile kurulacak kontrollü bağlantılar, içten ve dıştan alana ait algılar gibi referanslar doğrultusunda tasarlanmıştır.
Eğimleri, yükseklikleri, kapladıkları alanlar ile mekansal tanımlamalar ötesinde başka kullanımlara da izin veren bu yapay topoğrafyalar sadece doğal öğeler ile değil; Dolaşım alanları ve yapay düzenlemelerde de sürdürülerek bedensel ya da tekerlekli hareketler, aktiviteler ve performanslara uygun tasarlanmış; eğimleri ise, engelli kullanımları da düşünülerek ayarlanmıştır.
Tasarımı yönlendiren bir başka temel hareket noktası da; elimizde hangi kaynakların ne olduğu ve bu kaynakların ihtiyaçlar doğrultusunda nasıl kullanılacağı idi. Sosyal etkileşim ağı içinde, bulunduğu ortamın, koşulların bilincinde paylaşılabilir, aktarılabilir ve sürdürülebilir bir sorumluluk anlayışının bilincinin önce tasarımdan başladığına inanarak; doğal veriler ile yapay eklenecekler arasında sürdürülebilir bir ilişki tanımlanmaya çalışılmıştır.
Genel yerleşim ve planlama, arazinin iki temel kotu gözönüne alınarak yapılmıştır. Alt kotta yer alan alan, akademi yapısı ve açık spor alanlarını kapsarken; üst kotta, kente ve yola yakın olan kısım park ve açık alan düzenlemelerine ayrılmıştır. Her iki kısmı da birbirine bağlayan ara bölüm ise her iki tarafa hizmet eden bir buluşma noktası, açık alan faliyetlerini kapsayan bir meydan olarak ele alınmıştır. Araç yollarının genel yerleşim ile ilişkisi; özel otomobil-otoparklar-servis araçları (ambulans, itfaiye, kamyon, vinç vs.); bisiklet ve yaya yolları, toplu ulaşım noktaları, çöp araçları gibi araçlara göre organize edilerek farklı acil durum ya da akitivite senaryolarına uygun hale getirilmişlerdir.

Bu merkezin, ‘eğitim’i sadece aktarılan bilgi olarak değil; mekânı, sosyal yaşantısı ile bir bütün olarak gören, bir ‘ortam’ olarak kavrayan anlayışın sonucu olduğunu söyleyebiliriz.
Alana eklemlenen her ürünün, kendisi dışında çok amaçlı olarak birbirlerini de bir bütün içinde tamamlıyor olması, benzer nitelikler ve ortak bir düşünce ile konumlandırılması temel tasarım hedeflerinden biri olmuştur.
Park alanı düzenlemesi de dahil; genel peyzaj karakterine ve algılarımıza ilişkin öngörülerimiz, doğal ve yapay sınırlar arasında dolaşan, tasarlanmış ama doğal bir topografyanın parçası olan yapılar, mekanlar, kullanımlar ve deneyimlere odaklanmıştır. Orada olma isteği ve zaman geçirme olanaklarını arttıracak ve sosyal etkileşimle çoğaltılabilecek mekansal ilişkileri üretmek paralelinde o yerin doğal verilerinin mümkün olduğunca nasıl kullanılabileceği de bu araştırmaların önemli bir parçasını oluşturmuştur.

Alanın bütününden yapı ölçeğine kadar aranan bu anlayışın kullanıcılara dayatılan değil, hissedilen bir düzen olarak nasıl tasarlanacağı, nasıl sürekliliğini kaybetmeyeceği, tasarım sürecine etki eden önemli sorulardan biri olmuştur.
Doğal elemanlar, bitkiler, görsel ve duyulara hitap etmekten öte, alanda pek çok duruma göre farklı görevler ve özellikler içermektedir. Bunlar yapay elemanlar ile bir bütün olarak bazen mekansal, görünmeyen ilişkileri ile bazen altyapıya destek veren, bazen de duyularımızı harekete geçiren deneyimler yaratabilirler; ekolojik filtrasyon yapan, doğal döngülerle yaz-kış, güneşin hareketi, mevsimlere göre değişken, renk, koku farklarıyla, gölge ışık etkileri ile, boyutları ile mekan tanımlayan, görsel ya da fiziksel ayırıcı ve sınır yaratan, ‘su’ ile ilişkilerde, su tutucu, yer yer kökleri ile doğal filtrasyon yapan, yer yer gürültü tutucu, örtücü özellikler içerebilirler.

Başta da belirttiğimiz gibi yapay ve zorunlu oluşturulmuş bir peyzaj örtüsü yerine mümkün olduğunca kent-kır arakesitinde doğal kalabilen, karakterini sürdürebilen bir örtü düşünülmüş, yoğunlukla yerel bitki kullanılmaya çalışılarak doğal örtünün alan içinde kolay uyum sağlayabilen ve gelişebilen yaşamsal süreklilik içermesine olanak sağlanmıştır.
Bir peyzaj örüntüsü oluşturan yapısal ve doğal elemanlar kendi aralarında sınır ilişkileri üreterek örtü içinde bir çeşitlilik oluştururlar: araç, yaya, hem araç hem yaya hareketinin olduğu yerler otoparklar, yürüme yolları, doğal yüzeylerle karşılaşmalar, mekansal olarak bazen görsel bazen fiziksel sınır yaratan ağaç ve bitkiler, bazen meydanlar, futbol sahaları gibi büyük boşluklar, yer yer üzerine oturup dinlenilen alçak duvarlar, bazen yanından geçilen yüksek duvarlar gibi. Bu örüntü, bazen gölge yaratan, bazen rüzgarı kesen, bazen gürültü bariyeri görevi gören, farklı kokuların eşlik ettiği pek çok deneyim ve yolculuğu barındırır.
Alanın geneline bakıldığında birbirinden hem farklılaşan hem de birbirini tamamlayan bu 3 alanın ortak bir tasarım dünyasının parçası olarak ele alınması, bu dünyanın o ortamda yer alacaklar için baskın, kendini dayatan bir belirleyici olmasından çok; arka planda kalan, hissedilerek kavranan bir parça-bütün düzenine sahip olması ve buradaki yaşantının kendini nasıl geliştirip, çoğalatabileceği; tasarım sürecinin belki de en hassas yaklaşılan konuları olmuştur.

Görünmek ve kendini göstermek üzerine odaklanan nesne-bina merkezli mimarlıktan kaçarak, daha az görünür olmak; arkasında son derece teknolojik, zengin ve güncel bilgiler barındırmasına karşı Lüleburgaz ölçeğinde mütevazi olabilen ve yerine ait olmaya çalışan bir mimarlık için çok çaba harcadığımızı söyleyebilirim.
Düşüncelerimizin proje ve mimari ürüne yansıması konusunda bize bilgi, görgü ve fikirleri ile katkıda bulunan, cesaret veren, Sayın *Emin Halebak’a teşekkür ederiz.

Boğaçhan Dündaralp, mimar, ddrlp
*Lüleburgaz Belediye Başkanı

LYFA künye

Proje Adı: Lüleburgaz Yıldızları Futbol Akademisi/LYFA
Proje Yılı: 2010
Yer: Lüleburgaz-Kırklareli
Alan Yüz Ölçümü: 79.500 m²
Kapalı alan: 6.350 m²
İşveren: Lüleburgaz Belediyesi
Tasarım Ekibi: Boğaçhan Dündaralp, Berna Dündaralp, A. Burcu Köknar, Lale Ceylan
Statik Projeler: Tektaş Mühendislik, Büro İstanbul
Mekanik Proje: Akım Mühendislik
Elektrik Proje: Vis Mühendislik

yayın sayfalarını pdf olarak okumak/indirmek için tıklayınız.

2011: emerging architectural practices in the informal city / dila gökalp / tez-röportaj

Ağustos 1st, 2011 § 1 Yorum

Emerging Architectural Practices in the Informal City, Case Study of Istanbul
Dila Gökalp

Boğaçhan Dündaralp yanıtlar:

  • Güncel mimarlık kavramları ve pratikleri içinde mimari yaklaşımınızı nerede konumlandırıyorsunuz? Ofisinizin işleri göz önüne alındığında nasıl bir üretim modeline sahip olduğunuzu düşünüyorsunuz?

Mimar olarak konumlanma halimin belirleyicisi genelde;  “üretim bağlamını belirleyen tüm ilişkiler içinde ‘mimar’ olarak nerede ve nasıl konumlanmalıyım ?”  sorusu olduğu için,  dışarıdan bakıldığında çoğu kez  üretim modelleri üzerinden kavranması zor bir pozisyona sahip olabilirim.

Konvansiyonel proje üreten stereotipik mimar profilinin üretim sınırlarının; karşı karşıya kaldığımız durumların çeşitliliği ve bu durumların özgün koşullarının açığa çıkartılması sonrasında  “mesleki hizmet alanı”nı genişlettiğini düşünüyorum.  Dolayısı ile sadece mimarlık alanı ile sınırlı kalmayan, farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan alandan beslenip, düşünmek, tartışmak zorunda kalacağınız bir pozisyona doğru çekiliyorsunuz.

Bu anlamda üretimlerimiz de yapılagelen, denenmiş, sınanmış risk almayan, sonuçları daha öngörülebilir mimarlık üretimlerine göre daha çok tartışmaya kendini açan, sınanmaya, denenmeye açık, sonuçlarının yaşandıkça, tartışıldıkça görüneceği “mimarlıklar” olarak tarif edilebilir. 

  • Bugün içinde bulunduğumuz, çeşitli aktörlerin elinde şekillenen kent bağlamında mimarlık üretimi nasıl yapılmaktadır?

Özellikle İstanbul gibi dinamik yapılardaki çok kültürlü, hele son dönemlerdeki neoliberal politakaların katalizörlüğünde devinen kent bağlamı; mimarların henüz kendilerine atfedilen indirgenmiş mesleki rolleri dışında yeni roller üretebilme potansiyeli üreten alanlar açmış gibi görünüyor. Fakat bu alanlardan gözlemlediğimiz  üretimler; İstanbul üzerinden konuşursak,  yok denecek az biçimde zaman zaman ‘olay’ bazında beliren sürekliliği olmayan girişimler olarak gözlemleniyor. Bunun nedenini hem ölçek olarak çok değişken hem de birikitirilmiş bilgi  ya da düzenlenmiş veriler olmadan çok hızlı  dönüşen kentsel durumların;  ‘mimarlar’ı verili olan duruma mahkum, onu pek de yorumlama imkanı olmadan, albenisi yüksek  binalar üreten ne kadarının gerçekten mimarlık üretimi olduğu tartışılır, ‘tasarım’cı alanına sıkıştırdığını ‘pratik’ dünyaya bakarak söyleyebiliriz.  Bugüne kadar içinde yer aldığımız mimarlık ortamı zaten bu “rol”ü  çok sorgulama gereği de duymadı. Ancak mimarlık üretiminin bugün karşılaştığı durumlar düşünülünce;  ‘yeni’ durumlara, ‘eski-bildik’ yanıtların üretilmesi ile sonuçlanan hızlı bina üretimine bakarak hem bu’ rol’ü hem de ‘yapı üretim süreçlerini’ neden yeniden sorgulamamız gerektiği daha açık görünüyor.

  • Çağdaş mimari akımları da düşününce mimari söylem ve üretim pratikleri ne noktaya gelmiştir?

Mimarlık bilgi alanının ‘özerk’  bir  doğasının olmaması,  onun maruz kaldığı her tür alanın bilgisini kendi içinden yeniden tanımlama çabası içermesi,  üretim ilişkileri  ile  iç içe olma zorunluluğu, bugünün enformasyon dünyasında  farklı zaman kesitleri ile birlikte eş zamanlı pek çok  konuyu kendi gündeminde çoğaltmış görünüyor.  Bu ‘çoğaltma’, bir ‘çokluk’  sürekli bir dolaşım ağı içinde, az önce bahsettiğim nedenler ile yeni paradigmalar, taze bakışlar, ‘alternatif ’lerini arar nitelikte görünüyor…      

  • Günümüzün küreselleşen kent İstanbul’ un hangi koşullarda ve nasıl bir kapsama sahip mimarlığa ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsunuz? Sizce mimarlar gelecekte nasıl bir konuma sahip olacak?

Bir taraftan üretimini özgün ‘Bağlam’ların koşulları üzerinden düşünen diğer taraftan da kentteki oluş hallerinin farklı ölçeklerdeki davranış biçimlerini biribirleriyle ilişkilerini anlamaya çalışan biri olarak;  idealize edilebilecek bir ‘model’ ya da ‘yaklaşım’ın olamayacağını düşünüyorum. Öngörülebilir olamayacağı gibi sağlıklı da görmüyorum… Ancak kendi adıma söyleyebilirim ki:  Bu ortamda mimarlığı; çoğalma ve çoğaltmanın sağladığı imkanlarla, ona katkıda bulunacak, öngörülerle sınırlı potansiyellerin ya da arzu uyandıracak, baştan çıkaracak tasarımların peşine düşmek, deterministik olmak yerine öngörülemez  ‘istisnaların’ üreyebileceği, sınanabileceği, tetikleyici imalar içeren ortamlar; mimarı da bu ortamların katalizörü olarak görmek beni oldukça heyecanlandırıyor…

  • Kentin gündelik yaşam ve üretim pratikleriyle mimarın ve mimari üretimin karşılıklı ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu iki realitenin kesiştiği alanlar var mıdır?

Biz ne kadar üretimlerimizin  bu iki realitenin kesişiminden beslendiğini, ürediğini  iddia edelim; bu ikisinin birbirinden bağımsız ‘oluş’lar, ‘süreç’ler olduğunu kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu ikisinin birbirine dönük niyetleri olduğundan bahsedebiliriz; ancak bu niyetlerin kesişimi çıplak gözle görünür bir durum olmasının ötesinde zaman içinde açığa çıkan, duyumsanan, deneyimlenen şeyler…

  • İstanbul’un enformel dinamiklere sahip olması bir mimar veya tasarımcı açısından nasıl bir üretim ortamı yaratmaktadır?

Kent ilişki-ilişkilenme formları üreten bir yapı. Son dönemde kentin bu yapısı biz mimarlar için yeni bir öğrenme modeli sunduğuna inanıyorum. Benim öğrencilik yıllarında aldığım modernist eğitimin deterministik  ‘program’ anlayışının kent mekanında işlemediğini görmek, kentlinin kendiliğindenlik içinde farklı kullnım biçimlerini gözlemlemek, bizim ‘program’ dediğimiz şeyi sorgulamamıza imkan veriyor. Bu anlamda kent mekanı, makro ölçekte anlama çabalarından öte, ‘deneme’ ye çağıran, yeni ilişki biçimlerini açığa çıkaracak  pek çok imkanı deney alanı, mikro ölçekteki hareketlerin kenti nasıl dönüştürebildiğini gösteren bir ortam sunuyor.

  •  Dünyada ofis modeli, söylemi veya ürettiği projeler bağlamında takip ettiğiniz gruplar hangileridir?

Ofis modeli olarak İşleyiş ve çalışma anlamında pek takip ettiğim bir ofis olmamakla birlikte, Atelier Bow-wow, Alejandro Aravena, Teddy Cruz, Urban Think Thank Architecture, Eyal Weizman, Mapoffice, Stealth Architecture, Stalker, Kazuyo Sejima, Ryue Nishizawa gibi isimlerin üretimlerini ilgiyle izliyorum…

_ röportaj metnini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ tez özetini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

2011/07: bostana alternatif proje girişimi / haber – hürriyet gazetesi

Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın

Sizi tanıyabilir miyiz?

Hayat pergelinin sabit ucunu Kuzguncuk’a saplamış; Kuzguncuk’ta yaşayan ve çalışan bir mimarım*.
Kuzguncuk Bostanı’nın semt için taşıdığı önem nedir?
Kuzguncuk; İstanbul’ un yoğun yapılaşma, sürekli ve hızlı dönüşüm trafiğinden ya da son dönemlerdeki kentsel dönüşüm adı altında yapılan tepeden inme ‘gentrification’ ya da soylulaştırma’, ‘yerinden etme’, ‘değer arttırma’ gibi kentsel operasyonlardan kendini koruyabilmiş, ‘yavaş’ dönüşüm yaşayan, otantik varoluşunu, dokusunu, karakterini koruyarak gelişen, İstanbul’ da kalan belki de tek Boğaz köyü. Bostan ise bu kentsel doku içinde kalan, son yeşil boşluk olarak hem yerel yönetimler, hem de ekonomik iktidarların İstanbul’un hızlı kentsel dönüşümünün Kuzguncuk’ taki anahtarı olarak her 10 yılda bir gündeme taşıdığı; simgesel değeri kullanım değerinin ötesine geçmiş bir yer.
Bostan, önemli bir yeşil bir alan, biraraya gelme, dinlenme ve paylaşım alanı olmasının ötesinde; Kuzguncuk’luları ortak bir değer için bir araya getirebilen, sosyal segregasyonu, farklı fikirleri, çatışmaları ortadan kaldıran, farklı dünyalardan insanları bir araya getirebilen, sosyal paylaşımı açığa çıkartan önemli bir değer…

Kuzguncuk Bostanı bugün ne tür bir tehditle karşı karşıya?

Kuzguncuk bir taraftan İstanbul gibi hızlı dönüşümün yaşandığı bir kentte kendi kimliğini koruyarak ağır evrimleşebilme dinamiklerini üretebilmiş; bir taraftan da kentleşme ile kaybedilen pek çok olgunun hala varolabildiği bir yaşam alanını temsil ediyor. Aynı zamanda göç alan da bir semt. Ancak bu göç; gün geçtikçe artmasına rağmen hızlı bir dönüşümle değil; müzakere, karşılaşma, kabullenme, karşılıklı birbirinin varlığını kabul ederek ilerleyen bir süreçle gerçekleşiyor. Bu nedenle neo-liberal ekonomilerle üretilen hızlı kentsel dönüşümlerde olduğu gibi alt-ekonomiyi, ekonomik dengesizlikleri, komşuluk ilişkilerini ortadan kaldıran, bölgeler arası ekonomik göstergeleri uçlara taşıyan ayrışmalar burada gözlemlenmiyor. Bostan’ın karşı karşıya kaldığı tehdit temelde bu karaktere yönelik. Bu tehdit; varolan dengeleri altüst edecek, örneklerini Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Balat gibi kentsel müdahalelerde olduğu gibi tepeden inme karar ve anlayışları temsil eden, hızlı sonuç elde etme yaklaşımlarının ta kendisi…

BostanA Alternatif Proje Girişimi’nden ve amacından bahseder misiniz? (Projeyi kimler başlattı, kimler sürdürüyor, kimler destekliyor? Bu girişiminde nasıl bir rol üstleniyorsunuz, açıklayınız lütfen)

BostanA Alternatif Projesi Kuzguncuk’ta benim gibi yaşayan ve çalışan mimar arkadaşlarım: Tülay Atabey Onat, aynı zamanda eşim ve ortağım Berna Ocak Dündaralp ve Lale Ceylan ile hazırlamaya başladığımız, Kuzguncuklularla birlikte geliştirmeye çalıştığımız bir proje…
Proje; tepeden inme karar mekanizmalarının ürettiği sözde ‘eğitim’ kılıfına sokulmuş, alanın fiziksel varlığını ‘tehdit eden’, ‘yok eden’, ‘değerlerini ortadan kaldıran’ iktidar alanlarını temsil eden, bina formatı dışında olanakların da mevcut olabileceğini göstermeyi amaçlıyor. Bu alanın ‘kentsel değeri’ne başka bir bakış, farklı bir paradigma öneriyor. Geçmiş 10 yıllardaki direnişlerden, 2011’deki direniş içinde bu proje bir farklılık yaratacaksa; naif kalarak ‘yeşilimize dokunmayın’ demek yerine, bugünün kentsel dinamiklerini kavrayarak mevcut değerini kaybetmeden, kendi üretim, sosyal ve ekonomik modellerini de içerecek biçimde bu alana ilişkin yaklaşımların ‘tek bir model’ üzerinden kurulamayacağını tartışmaya açıyor. Konuyu yeni bir müzakere alanına taşımayı amaçlıyor.

Girişim, bu yeşil alanın geleceği için nasıl bir proje ortaya koyuyor?

Bizler önce kendimizden başlayarak, bilinen mimar kimliğimizi bir yana bırakarak, “Mimarlıkta kulladığımız araçları bu alanın kollektif, katılımcı gelişimi için yeniden nasıl kullanabiliriz ?” sorusunu sorduk. Sosyal bir aktör olarak mimar varlığımızı önce medyum olarak tarifledik ve şu ana kadar Bostan’nın yaşama ve kullanılma biçimlerini görünür kılmaya çalıştık. Sonra da katalizör olarak hem Bostan’ın hem de elimizdeki imkanların potansiyellerini araştırarak, var olanın değerlerini kaybetmeden, binalaşmadan, gerekirse geçici, sökülüp-takılabilir hafif yapılarla bu kullanımları nasıl çoğaltılabilir, zenginleştirebilirizin peşine düştük. Bu kullanımlar matrisi sadece olası başka fikir ve önerilerin birer örneklemesi… Dolayısı ile ucu gelişmeye açık bir çalışma modeli. Bu model kamusal kullanımlar dışındaki aktivetelerin varolabilmesi, kendine bakabilmesi ve gelişebilmesi için bir ekonomik modeli de içermek durumunda.
‘Mülkiyet hakkı’ ndan çok ‘kullanım hakkı’ na odaklanan bu çalışma; bu anlamda sadece olageleni ve zenginleşme potansiyellerini görünür kılmak için bir araç. Eğitimin, paylaşımın, üretimin binalar olmadan da varolabileceğini gösteren, asıl kaynakların paylaşıma açık gönüllü insanlar ve herkese ait bir ortak bir paylaşım alanı olduğunu hatırlatmaya çalışan bir aracı…

Şu anda yaptığınız çalışmaları anlatır mısınız, sizlere destek olmak isteyenlere mesajınız nedir?

Bostan, sadece kendi imkanları ile değil, çevresi ile de beslenen, yaşayan ve her defasında bize yeni potansiyeller vaad eden bir ‘yer’. Bu nedenle çalışma hem katılımlar ve fikirler ile geliştirilmeye çalışılmakta, hem de hayata geçebilmesi için mümkün koşullarını aramakta ve çok aktörlü gönüllü girişimlerle devam etmektedir. Hem geliştirilmesinde ve hayata geçebilmesinde her türlü gönüllü katkıyı bekliyoruz. Bizce buradaki girişimin sonuçları sadece Kuzguncuk’luları ilgilendirmiyor; aksine İstanbul ve dünya ölçeğinde yürütülen, sürdürülebilir olmayan, tepeden inme ve ekonomiyi denklemlere indirgemiş neoliberal kentsel politikalara karşı yürütülen modellerden biri olarak da önem kazanıyor…

*Boğaçhan Dündaralp, mimar/ BostanaA alternatif Proje Girişimi

_ haberi online okumak için tıklayınız.
_ yapi.com.tr haberi için tıklayınız.

2011/07: 2010 XII. ulusal mimarlık ödülleri ve sergisi / müge cengizkan

Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın


_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ müge cengizkan’ ın değerlendirme yazısını online okumak için tıklayınız.

2011/06: XXI 100. sayı / yüz yüze

Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın


Esenboğa Havaalanı; ESSA /Ercan Çoban, Suzan Esirgen, Süleyman Bayrak, Ahmet Yertutan

Esenboğa havalimanı ile ilk karşılaşmamda  beni boşluğu, ölçeği ve ıssızlığı ile deneyimlediğim pekçok havalimanından farklı bir algı içinde bırakmıştı.  Yolcu hazırlık alanları ile apron bölgesini keskin biçimde ayıran ‘boşluğu’ ile bir havalimanı tipolojisinden çok alışveriş merkezi tipolojisinin havalimanına uyarlanmış hali gibi algılamıştım. Hareket üzerine odaklı bir yapı tipolojisinin, birikme ve görme odaklı  tipolojiyle yanıtlanması ilginç sonuçlar doğurduğunu düşünmüştüm. Sonraki deneyimlerimle birlikte; hareket halindeyken yapı içindeki yaşantıdan çok, binanın kendisini ve materyalize ıssız yüzeylerini görmek, insanın birikmeden hızla yapıdan uzaklaşabilme durumu, seçilen malzemeler ile kurulan yabancılaşma ve büyük galeri boşlukları içinde insanın ölçeğinin kaybolması gibi  gözlemlerim; bu yapıyı neden kendini gösteren, şık ama diğer taraftan da ıssız ve boş bir yapı olarak algıladığımı farkettirdi.

The Seed; NSMH/ Nevzat Sayın

‘The Seed’ , görünmemek, kamufle olmanın kavramlaştırıldığı; yalının bahçesine kendini gömerek, görünen yüzeylerini bahçe duvarı kimliğini sürdürmeyi tasarımının odağına almış bir yapı. Bu yapı duru ve rasyonel tasarım düşüncelerinin kayıtlarını yapısallaştırarak, yapılarında izlenebilir kılmayı başaran, yaklaşımını ‘az’ la ifade edebilen bir mimar olan Nevzat Sayın’nın elinde nasıl biçimlendiği benim için önemli bir soru olmuştu. Yapıyı deneyimlediğimde  bahçe-yapı-tohum ( yumurta formundaki salon) arasındaki ilişkinin sorunlu yanlarını görünce kendime önemli bir ders çıkardığımı söyleyebilirim.  Bahçedeki ağaçlar arasında konumlanırken planemetrik düzlemdeki elips’in bir tohum metaforu olarak biçimlenmesi, gömülü olanın cazibesini ve potansiyellerini vaad ederken; yapı içindeki ilişkilerin yarısı gömülü yarısı hisedilen tohumu göstermek adına ne kadar zorlatıldığını, yapı ‘içi’nin tasarım düşüncesinden farklı bir  yapı ‘iç’ine dönüştüğünü görünce kendi kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum:  “bir tasarım düşüncesinin temsil edilmesi ile onun vaad ettiği duygunun ve atmosferinin oluşturulması arasındaki farkı iyi örnekleyen bir yapı olmuş…”

Boğaçhan Dündaralp, mimar,ddrlp

_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ xxi dergisini 100. sayısını online okumak için tıklayınız.

2011/06: 17. taşkışla bahar şenliği / değerlendirme-haber

Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın

 

_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ etkinlik haberi için tıklayınız/arkitera.com

_ şenlik anasayfası ve programlar hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

2011/05: 17. taşkışla bahar şenliği / kuzguncuk bostanı fanzin atölyesi

Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın

atölye organizasyon: seda tuğutlu, oğuzhan saygı, elif gökçen tepekaya, begüm moralıoğlu, selin uğur, sunay paşaoğlu, figen inam, yılmaz taha sezgin, fatih kesekçi

pafta no* // katılımcılar: 
P1 //  arda bakıryol_birinci sınıf
türker naci şaylan_birinci sınıf
P2 //  ahmet arif aksoy_ikinci sınıf
P3 //  ayşe dede_üçüncü sınıf
P4 //  ayşegül çakan_ikinci sınıf
P5 //  seda tuğutlu_birinci sınıf
burak öztürk_ikinci sınıf
P6 //  ceren okumuş_ikinci sınıf
P7 //  dilara dağlı_ikinci sınıf
ayşe kahraman_ikinci sınıf
fulya doğru_ikinci sınıf
P8 //  sunay paşaoğlu_birinci sınıf
elif gökçe tepekaya_birinci sınıf
P9 //  yılmaz taha sezgin_birinci sınıf
selin uğur_birinci sınıf

* paftalar/fikirler için bkz. fanzin

davetli tartışmacılar: boğaçhan dündaralp, lale ceylan

“Boğaçhan Dündaralp ile fanzin atölyesi fikri, dokuz birinci sınıf öğrencisinin Kuzguncuk Bostanı hakkında düşünmesi, heyecan duymasıyla başladı. Atölyenin ilk ayağı bu dokuz öğrenciyle bostanda gerçekleşti. 1 Mayıs Pazar günü bostanın alternatif kullanımlarını çoğaltmak, geliştirmek fikriyle bostanda bir yerleştirme yapıldı. Yapılan yerleştirmenin çıktıları değerlendirilip, bu sefer 17. Taşkışla Şenliği’ nde on beş katılımcıyla bostanın var olan potansiyellerini ortaya çıkartmak, çoğaltmak, tartışmak için fanzin atölyesi düzenlendi. Bu atölyenin çıktısı olarak üretilen fanzin Taşkışla Şenliklerinde okula dağıtıldı.” – arkitera.com

_ atölyede üretilen tüm fikirleri fanzinden okumak için tıklayınız.
_ http://kuzguncukworkshop.tumblr.com/
+
_ etkinlik haberi için tıklayınız/arkitera.com
_ şenlik anasayfası ve programlar hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Creative Commons License
“kuzguncuk bostanına alternatif fikirler” fanzini is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.

2011/05: football academy / LYFA

Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın

_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

2011/05: parçalayarak birleştirmek / LYFA / proje

Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın


_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ XXI 99. sayı online okumak için tıklayınız.

2011/04: yasak mı? o da nedir? / görüş-tartışma

Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın

YASAK! mı ? O da nedir?

Gündelik hayatın içinde varlığı hissedilen,  görünürlüğü tartışmalı,  görünür olduğunda varlık nedeni ile işlevi arasında pratikte bir çatışma alanı yaratan, pratikte anladığımız, teoride tam da kendini tanımlamayan, tanımlatmayan bir ad: ‘yasak’.

I                                                                                                                                                                                 

Bolca anlam ve algı kayması içinde adını anıyoruz; ‘Kural’,‘yasa’, ‘tabu’, ‘kanun’, ‘haram’… gibi kısıtlayıcı olma özellikleri ile bilinen diğer kelimelerle iç içe kullanıyoruz. Kökeni Moğolca ‘yasa’ sözcüğü olan bu kelime, bizim bugün anladığımız yasak (forbidden) dan farklı oysa… ‘Yasa’ kelimesinin kökeni ‘töre’ yani ‘gelenek’ olarak işaret ediliyor. Bu anlamda doğu-batı ikileminde bölünmüş zihnimizin, ‘yasak’ karşısında teoride ve pratikte farklı algılar, yorumlar üretmesi  pek de olağandışı bir durum olmasa gerek.

Temelde anlam olarak toplumsal yaşama dair düzenlemeleri kapsayan  ve asıl görevi temel özgürlükleri korumak olan ‘yasak’; bazı olası durum ve davranışlara  kısıtlama getirerek toplumu ve toplum nezdinde tüm bireyleri korumak iddiası taşır. Hem yasaklanmış olan şeyi hem de yasaklayan kuralı ifade eden, bu garip kelime yukarıdaki bahsettiğimiz nedenlerle yeterince kafa karışıklığı barındırsa da bu içerik;  toplumsal bir uzlaşı için yeterli görünebilmektedir.  Ancak, düzenleyici otoritenin ne, kim olduğu, bu durum ve davranışların ne olduğu ve nasıl uygulandığı konusuna gelince pratikte bu iş yeniden oldukça tartışmalı bir boyut kazanır.  Hele bu,  bir iktidar alanı olarak, hür iradenin  toplumsal yaşam  içindeki rolünü belirleme konusundan sapıp;  toplum içindeki bireyler arasında örtük bir ayrışmanın aracı olarak kullanıldığında, konu artık iyice içinden çıkılmaz bir boyut kazanır.

Yasalar doğru oldukları için değil, yasa oldukları için yürürlükte kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir. Yasa koyanlar da çok kez budala ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl olursa olsunlar, insandırlar sonunda, her yaptıkları şey ister istemez sudan ve değişkendir. Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır?” – Michel de Montaigne

 II

‘Tasarım’ ve ‘yasak’ ikilisine bakarsak; bu ikili içinde ‘yasak’,  tasarımcı için olmazsa olmaz görünen, gereklilik ile bağımlılık sarkacında hareket eden  yeni bir anlamlar kazanır:

‘Yasak’, amacı yaratmak olmayan, sınır belirleme ve kontrol etme üzerine kurulu bir eylemi, durumu tarif eder.  Tasarım için ‘yasak’, bu anlamda hayal gücü ve yaratıcılığın sınırlarını belirleyen bir kavrayış üretmektedir. Ancak tasarımcılar için ‘yasak’ genelde bir meydan okuma olarak algılanır. Yerleşik kalıpları bir yana bırakıp, farklı bir şekilde bakabilmenin imkanını görünür kılması açısından varlığı önemlidir. Yoksa da çoğunlukla da talep edilir… Burada talep edilen ‘yasak’ en geniş anlamıyla sınır belirleyenler kümesini temsil eder. Ve çoğu kez tasarım sürecine dışarıdan katıldığında bu içeriği kazanır. Bir de tasarımcının zihninde inşa edilen, yazılı kayıtlarına ulaşılamayan ve  deneyimlerle güçlenerek biriken, zamanla da kurtulunması zorlaşan bir otokontrol, otosansür, içgörü oluşturan, refleks olarak üretilen, gizli yasaklar kodu vardır ki; sanırım bir tasarımcı için en tehlikelisi de budur. Deneyim ve süreklilik adına üretimleri kontrol eden, tabularla işbirliği içinde örgütlenen bu kodlar; kendine -taze olana göre- daha hızlı ve kolay bir meşruiyet zemini bulur. Bir tasarımcı için kendi yaşadığı kültür ile etkileşimi sonucu zihninde inşa ettiği, üretim anına kadar görünmeyen ve eylemlerine pranga vuran bu düşünme kalıpları, en az dıştan gelenler  kadar  ‘tasarım süreci’ nin bir parçası olarak sorgulanmayı hak eder.

Sorular:

  1. Öğrenim gördüğünüz yıllarda karşılaştığınız tasarımsal yasaklar nelerdi?

Tasarımsal bir yasak hiçbir zaman konmazdı.  Ama ‘mimarlık=bina’dır  düşüncesi üzerine kurulu bir eğitim aldığımız için, teknik olarak binanın inşa edilebilirliği, kendini az riske atan, fonksiyon/işlev şeması doğru çalışan, kendi tipolojisine uyan, modernist öğretinin ’form-fonksiyonu izler’ aforizmasıyla terbiye edilen bir ortamdan  geçtim diyebilirim. 1992-97 yıllarında eğitim aldığım, post-modernizm ve dekonstrüktivizm’in izlerinin mimarlık ortamında tartışıldığı yıllar olmasına rağmen;  proje stüdyoları  kent, bağlam  gibi konuların neredeyse hiç tartışılmadığı,  bağımsız parsellerde, konut,otel,hastane,kongre merkezi gibi yapı tipolojilerine ait  verili programların fonksiyon şemaları ile geliştirildiği, sonra bunların 3. boyutta kabuklaştırıldığı, süssüz-bezemesiz beyaz prizmaların  kompozisyonları ile mimarlığın arandığı ve bir tür ‘model’ olarak formülleştirildiği bir ortamdı… Okuldaki mimarlık eğitimi hayatımın böyle bir ortamla mücadele ile geçmiş olması; belki de yukarıda anlatılanları benim kendime yasakladığım bir yaklaşım haline getirmiş olabilir.

  1. Bugün bir tasarımcı/kuramcı olarak yasaklar ve tabularla karşılaşıyor musunuz?

Yukarıda  ‘tasarım’ ve ‘yasak’ ikilisine ilişkin değerlendirmemde dillendirdiğim gibi yasaklar ile hem içten hem de dıştan karşılaşıyorum.  Hepsinin var olması ama hiç birinin gerçek olmaması; bir tasarım süreci için en zorlayıcı nokta kuşkusuz.  Her defasında yapılı çevrenin dayattığı olasılıklar, zorunluluklar, kabuller, yargılar daha baştan sizi çaresiz bırakıyor gibi görünüyor; ancak tasarım sürecinde hepsiyle müzakereye başladığınızda  birer birer yok oluyorlar… Tıpkı  uzakta gördüğünüz kocaman, gri bir duvar zannettiğiniz şeyin yaklaştıkça bir sis olduğunu anlıyarak  ve içinden geçip gidebilmeniz gibi.

  1. Dünyada ve Türkiye’ de tasarım yasakları bağlamında nicelik ve nitelik olarak farklar var mı? Yani, Türkiye bir yasaklar cenneti mi?

Kendimi bu soruya yanıt verebilecek kadar deneyimli görmüyorum. Ancak Londra’ daki gözlemlerim bana şöyle bir yorum yaptırtmıştı: Kurallar ve tarif edilen sınırlar teoride ve pratikte o kadar birbirini karşılıyor ki;  bir mimar o sınırlar tarafından belirlenen süreçte aslında tahmin ettiğinizden  daha nitelikli ürünler üretebiliyor. Benim yaşadığım ortamda ise tüm o sınırlar kağıt üzerinde ve sözde var.  Resmi ya da gayriresmi sınır denetçileri  dahil,  kimse bunları işler kılmadığı, uymadığı için de  zamanımızın çoğunu tasarımın kendi içsel yolculuğundan çok  tasarımın oluşacağı ortam ve koşulları oluşturmakla geçiriyoruz.

NL Architects’ten Walter Van Dick ile sunumlarımız sonrası sohbet etme fırsatım olmuştu.  Sunumumu  özellikle de tasarım yaklaşımım çok ilginç bulduğunu söylemişti.  Sunumumda aktörler ve koşullar üzerinden kurulan, baştan belirlen(e)meyen bir  tasarım süreci izlediğimizden;  bu sürecin de ancak sonunda anlatılabilir hikayeye ulaştığından ve her defasında farklı  olan bir tasarım stratejisi üretmeye çabaladığımızdan bahsetmiştim.  Sohbetimiz  sırasında keşke sizin  gibi  basit bir fikir ve onun evrimleşmesi üzerine kurulu tutarlı bir tasarım süreci  oluşturma ve bunu anlatma şansımız olsa demiştim.  Çünkü bizim böyle bir fikrimiz olsa bile;  bunu baştan ifşa etmemiz ve oldurmaya çalışmamızın baştan onu ne hale dönüşeceğini bilmediğimiz bir sürece iteceğini; aktörler ve koşulların bunu her defasında hatta uygulama sırasında bile manipüle etme, değiştirme  eğiliminde olduklarını anlatmaya çalışmıştım.  O da çok anlam verememişti doğrusu…

“Bizim eskiz ve düşüncemiz  yapının inşası bitene kadar mal sahibi de dahil kimsenin değiştiremeyeceği şekilde haklarımız saklı olarak ilerler. Bizim bütün bu haklarımızı koruyan yasal düzenlemeler var.” demişti… Ben de herşeyin belirsiz ilerlediği bir ortamda kendi alanınızı belirlemek gibi zor çabaya ihtiyaç duyduğumuzu,  pek çok kişinin de bu çabayı harcamadığı, kendine akışa bıraktığı için de  mesleki anlamda, üretimlerin niteliği anlamında  büyük bedeller ödemek durumunda kaldığımızı  anlatmıştım.

  1. Kendi yaşam süreniz içinde yasakların dünyada ve Türkiye’de nitelik ve nicelik değiştirdiğinden söz edilebilir mi?

Dünyayı ve Türkiye’yi bilemem ama benim bakışım ve algılamamın değiştiğini söyleyebilirim.

Genel bir değişimden çok;  etkileşim ve iletişim yüzeyinin artması, sürtünme yüzeylerinin azalmasından bahsedebiliriz belki… Bu da değişimden çok çoğalmanın bir  göstergesi olarak algılanabilir.

  1. Yasaklar, tasarım dünyasındaki değişimin dinamiklerinden biri olarak tariflenebilir mi?

Kuşkusuz. (bkz. Yukarıda  ‘tasarım’ ve ‘yasak’ ikilisine ilişkin yapılan değerlendirme)

  1. Tasarımda yasak kavramını anlatmak için örnek niteliğinde bir düşünsel ve/veya tasarımsal ürün adı verebilir misiniz?

Lars von Trier,  ‘Beş Engel’  (The Five Obstruction/2003) filminde;  ustam dediği Jorgen Leth’in yıllar önce çektiği kısa film “Perfect Human -Kusursuz İnsan”ı ; Haiti’ye taşınmış, huzurlu bir hayat süren yönetmen Leth’ i sarsmak ve onu kendine getirmek için beş kez daha çekmesi için ikna eder.  Ancak her çekim Trier’ in koyduğu engellere göre gerçekleştirilecektir. Leth anlaşmayı kabul eder ancak Trier zamanla tatmin etmesi güç ve istekleri bitip tükenmeyen birine dönüşür. Leth aylarca Küba’ dan Hindistan’ a uzanan uzak yolculuklar yaparak filmlerini gerçekleştirir ancak Trier hatalara karşı sert ve acımasızdır. Leth, Trier’ in kurallarına göre filmlerini çekerken bir kurala uymaz. Buna karşı bir sonraki kural’ da Trier ceza olarak “Kural yok herşey serbest…” der…

Boğaçhan Dündaralp, mimar

_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ metni .pdf formatında görmek için tıklayınız.

Creative Commons License
“YASAK! mı ? O da nedir?” metni is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.

2011/01: [mts] proje 1 / reading the informal city

Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın

İTÜ, MİMARİ TASARIM YÜKSEK LİSANS PROGRAMI
MİMARİ TASARIM ARAŞTIRMA LABORATUARI / [mts] PROJE 1:
2010-2011_Güz yy
Prof. Dr. Ayşe Şentürer, Ar. Gör. Bihter Yılmaz
İ. Akpınar, M. Aksoy, O. Avcı, S. Aydınlı, Ö. Berber, B. Dündaralp, A. Erdem, E. Homsi, A. İnceoğlu, H. Kahvecioğlu, N. Kahvecioğlu, B. Kürtüncü, E. Sezgin, A. Şenel, F. Yürekli

GİRİŞ:

“Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı, Proje 1/Mimari Tasarım Araştırma Laboratuarı’nın amacı eleştirel, kuramsal, ve deneysel mimari tasarım uygulamaları için bir ortam sunmaktır. Mimarlıkta eleştirel tasarım yoluyla araştırma ve kuram üretmek olarak da tanımlanabilecek ve bu özelliği ile bir laboratuar olarak da görülebilecek olan Proje 1, aynı zamanda kişisel düşünceler, deneyimler ve uygulamalar yoluyla bir mimarlık ve tasarım yaklaşımı inşa etmeyi hedeflemektedir.

Proje 1/Laboratuar’da, kentsel yapılara odaklanılacak, kent bağlamında mimari araştırmalar yürütülecek ve çağdaş kent yaşamını oluşturan “karmaşık” kentsel yapılar aracılığıyla mimarlık ve tasarıma yeni bakış açıları getirilecektir. Geniş bir spektrum içinde ele alınabilecek olan bu araştırmaların bu yıl için ana teması ise, ‘KENTSEL KONUT_YENİDEN, BUGÜN’ olarak belirlenmiştir.

Günümüz kent yaşamının değişen özelliklerine bağlı olarak ortaya çıkan, kavrayış (algılama ve analiz), temsil ve tasarımın yeni yollarını düşünmek ve araştırmak Laboratuar/Proje 1′ in diğer bir hedefidir. Kendine özgü Metropol özellikleriyle, bütün alan çalışmaları ve tasarım uygulamalarının konusu olacak “İstanbul” üzerine yeni bilgi, spekülasyon, gelecek projeksiyonları ve tasarılar üretmek ise Mimari Tasarım Araştırma Laboratuarı / Proje 1 için hedeflenen tasarım alanıdır.” – proje dosyasından

BİR ARAŞTIRMA MİMARLIĞI DENEMESİ: MTS 1 

Mimarlık ve tasarım çalışmalarıma bağımsız başladığım 2005 yılından bu yana ‘urban’ temalı araştırma projeleri yürütüyor; bu çalışmaları hem akademik platformlarda hem de bağımsız gündelik pratikler içinde sunma, sergileme ve tartışma imkanı buluyorum. Önceki yıllarda “kent-mimarlık-tasarım”  ilişkilerini odağına yerleştirmiş bu ders kapsamında çeşitli seminer ve panellere davetli olarak katılarak bu çalışmaların arkasında yatan fikir ve süreçlerin deneyimlerini aktarma fırsatım olmuştu. “KENTSEL KONUT_YENİDEN, BUGÜN, İSTANBUL” temalı bu dönemki çalışmanın; hem konu olarak hem de işleyiş olarak bu çalışmalarımla parallelliği nedeniyle stüdyonun işleyişine katılma daveti benim için ayrı bir önem taşıyordu.

Bu sürecin yayın adına tarafımdan değerlendirilmesinin farklı katmanlar taşıdığını belirtmemde fayda var. Dolayısı ile bu katmanlılık halini iç içe ifade etmek yerine biraz ayrıştırarak değerlendirmenin daha faydalı olacağını düşünüyorum. Bu nedenle kendi konumlanmamdan kaynaklarak kavradığım bu katmanları şu başlıklar altında ifade etmeye çalışacağım: Ortam-bağlam, mesafe-konumlanma ve katkılar-üretimler.

Ortam-bağlam:

Yapılacak çalışmanın mimari tasarım kürsüsü çatısı altında yapılması, yüksek lisans programının bir parçası olması, kent-mimarlık-tasarım ekseninde bir  eleştirel, kuramsal ve deneysel mimari tasarım odaklı araştırma ve paylaşım ortamını amaçlıyor olması, aynı zamanda ‘tez’ olarak hazırlanacak şey için bir laboratuar olarak görülmesi ve katılımcıların bu ekseni tartışmaya açacak kendi temsil yollarını da bu eksene göre üretmesinin beklenmesi benim ilk başta ’ortamı’ tanımlamama yardımcı olacak  koşullar olarak görülebilir.

Mesafe-Konumlanma:

“Bu ortam-bağlam çerçevesinde katılımcıların  ve yürütücülerin konumları nasıl tarif edilmeli?”, “Üretimleri ve bu üretimlere dair değerlendirmeler nasıl kavranmalı ve tartışılmalı?” soruları benim bu ortamda kendimi konumlandırmam için başka önemli referans noktalarını oluşturmaktaydı.

Kafamda oluşan ve benim kendimi konumlandırdığım çerçeveyi şöyle tarif etmiştim:Bu çalışmanın bir eğitim ortamında yapılması, katılımcı-öğrencilerin yüksek lisans dersi kapsamında yapıyor olması ve bir tez/araştırma dünyasına yönelik bir hazırlık hedefi taşıması, bu araştırmayı yapacak olan katılımcıları bir mimar/tasarımcı ve ürünlerinin de bir mimari tasarım projesi olmasından öte bir çalışma haline getirmektedir. Lisans eğitimi, proje dersi bağlamında bir mimar adayını bir problemle karşı karşıya kaldığıında onu nasıl kavradığını, kavradığı dünyayı kendi araçları ile nasıl bir tasarım sürecine dönüştürdüğünü ve bu süreci nasıl geliştirdiğini değerlendirirken ürünü bir ‘yapı’ projesine indirger. Lisansüstü ortamı ve MTS1 kapsamında yapılacak çalışma ise ‘Kentsel Konut’ olgusuna yönelik kavrayışların irdelenerek, bu irdelemenin yüzyıl içindeki gelişmeler çerçevesinde arka planını hem kuramsal hem de ürün bazında incelenmesini; bu anlama araştırmasını belirleyecek olan, belli bir sahaya odaklayarak o sahanın gelişim dinamiklerini ‘kentsel konut’ olgusu üzerinden yeni kavrayışlar üretebileceğimiz zengin bir tasarım dünyasına açaçak bakışların ve bilgilerin üretilmesini beklemektedir. Burada katılımcılar için temel fark, bir tasarım gerçekleştirerek bunu değerlendirmekten çok mimari tasarım pratikleri üzerinden birikmiş bilgi birikimini yeniden yorumlayarak ve eleştirel tasarım metodlarını kullanarak ölçülebilir, kavranabilir, tasarımın biricikliği içinde ve bireysel dünyalarda kaybolmayacak belli bir saha çalışması üzerinden üretilmiş yeni bilgi paketine ulaşmak olarak görülmektedir. Dolayısı ile çözüm odaklı tasarımcı-mimar ürünü değil; kavrayışları arttıracak, görünmeyeni görünür kılacak, araştırma ve kuramsal ‘mimarlık bilgisi’ alanına dahil olabilecek ürünlerdi beklenen ya da beklediğim…

Bu beklentilerle kendi konumlanmam adına ders kapsamında sunumunu yaptığımız ‘urban.annex’ projemiz gibi ofiste yürüttüğümüz diğer ‘urban’ temalı benzer projelerde de gündeme getirmeye çalıştığımız;  mimari tasarımı bir ‘problem çözme’ eylemine indirgeyen genel kabulü ve refleksi bu ortamda da sorgulamak için iyi bir fırsat doğmuştu.

Kent, ilişki-ilişkilenme formları üreten bir yapıOnunla ilişkiye geçerken kavrayışlarımızı sürekli geliştirmek, yenilemek, tazelemek zorunda kalacağımız  bir devinimde, kendi katmanlılığı içinde gelişirken, mimarlık disiplinini ve mimar pozisyonlarını bir tür çaresizliğe itiyor; ‘problem çözme’ iddiası beyhude bir çaba halini alıyor. Çoğunlukla da koşullara ‘teslim’olma halini getiriyor. Mimarlık üretiminin bugün karşılaştığı durumlar düşünülünce; ‘yeni’ durumlara, ‘eski-bildik’ yanıtların üretilmesi ile sonuçlanan hızlı bina üretimine bakarak hem bu ‘rol’ü hem de ‘yapı üretim süreçlerini’ neden yeniden sorgulamamız gerektiği daha açık görünüyor.

Kentin bugün farklı ölçeklerde ürettiği makro-mikro ilişkiler zinciri ile mimarlık terminolojmizde yer alan ‘işlev’/‘program’ kavramlarının içeriklerini tersyüz ediyor. Son dönemde kentin bu yapısının biz mimarlar için yeni bir öğrenme modeli sunduğuna inanıyorum. Benim öğrencilik yıllarında aldığım modernist eğitimin deterministik ‘program’ anlayışının kent mekanında işlemediğini görmek, kentlinin kendiliğindenlik içinde farklı kullanım biçimlerini gözlemlemek, bizim ‘program’ dediğimiz şeyi sorgulamamıza imkan veriyor. Bu anlamda kent mekanı, makro ölçekte anlama çabalarından öte, ‘deneme’ye çağıran, yeni ilişki biçimlerini açığa çıkaracak  pek çok imkanı deney alanı, mikro ölçekteki hareketlerin kenti nasıl dönüştürebildiğini gösteren bir ortam sunuyor.

Kent bir taraftan keşfe açık bir cazibeyle yeni imkanlar üretirken; mimarlığın ve mimarın araçlarını kentin imkanlarını ve potansiyellerini kavramak, görünür kılmak; farklı ölçeklerde yeni ilişkiler üretmek için nasıl kullanabiliriz? Bizi gafil avlayan ‘hızlı’ üretim ilişkileri içinde durumları anlayabilecek, sorgulayabilecek mesafeyi nasıl  üretebilir, kendimizi zihinsel olarak nasıl hazırlayabiliriz?

Bu sorular, mimar olarak kendi sorgulamalarım/sayıklamalarım olarak  bir süredir gündemimde olan; pratik üretim alanımda ve araştırma  projelerimde denediğim, sınadığım içeriklere eşlik ediyor.

MTS1 “Mimari Tasarım Araştırma Laboratuarı: Kentsel Konut_Yeniden, Bugün, İstanbul” ortamı,  konusu ve çerçevesi ile bu düşüncelerimi yeniden sınayacağım, sorgulayacağım uygun bir tartışma ve üretim alanı sunarak; ilgiyle içinde yer aldığım bir çalışma oldu.

Katkılar-Üretimler 

Katılımcılar, gruplar halinde;  yürütücüler ve diğer katılımcılar için haftalık olarak hazırladıkları sunumlar ve bu sunumların tartışmaları üzerine ilerleyen üretimler ile ‘kentsel konut’a ilişkin projeksiyonlar, kavramlar ve tasarım yaklaşımları önermeye çalıştılar.

Kalabalık ve değişken bir stüdyo modelinin denendiği ortamda; konu bağlamında yapılan literatür okumaları, analizler, kentsel okumalar, araştırmalar, gözlemlere dayalı çalışmalar; katılımcıların kendi analizleri doğrultusunda belirledikleri belirli alanlara ve saha çalışmalarına yönelerek, bu  okuma ve analizlerin bir bağlam üzerinden karşılaştırmalı aktarımları yapılarak, oluşan örüntülerin arkasındaki dinamikleri keşfetmeye çalıştılar. Bu dinamikler üzerinden de olası tasarım stratejilerinin nasıl oluşabileceğini araştırarak, bunları farklı temsil araçlarıyla (yazılı ve görsel) ifade etmeye çalıştılar.

Bu niyetlerin nasıl sonuçlar ürettiği, yukarıda çizilen çerçeve içinde hangi saptamalarda bulunulacağı önemli. Bu çalışma, kendi süreci içinde üretimlerin kendi içindeki barındırdığı niteliklere yönelik derinleşmeyi önleyen  temel noktalar, direnç odakları oluşturduğunu gözlememizde yardımcı oldu. Bu konudaki saptamalar ve süreçte tartışılanlar kısaca şöyle özetlenebilir:

  • Kavramsallaştırma arızaları ya da jenerik durumların/yargıların bataklığından kurtulamama,
  • Tartışmaların kendi ‘anlam-bağlam’ eksenini üretememesi,
  • Görüntü-yazı-alıntı-öngörü-öneri birlikteliklerinin ortak bir ifadenin parçası olamaması, kolajlaşması.
  • ‘durum’ yerine ‘sorun’ olarak görme algısı,
  • ‘yargı’lar ile ‘tespitler’in birbirine karışması.
  • Öneriyi geliştiren anlamında konumlanma eksikliği dışında önerilerde mimarın aktör olarak rolünün belirsizliği,
  • Hızlı sonuç elde etme refleksine bağlı yeterince sorgulama yapılmadan genel kabullere, yerleşik yargılara kolay teslim olunması,
  • Anlamaya çalışan ‘araştırmacı’ yerine yargılayan ‘tasarımcı’ duruşu,
  • ‘Oluşan’ şeylerle ‘tasarlanan’ şeylerin birbirine karışması,
  • Belirleyici aktörlerin süreç dışı kalması, edilgenleşmesi, konumlarının belirsizleşmesi,
  • Sosyal-ekonomik-politik belirleyicilerin kabullere terk edilmesi, öngörülerdeki sorunlu ilişkisizlik,
  • Yer-model-organizasyon ilişkilerinin çalışmasına yönelik kurgu ve veri eksiklikleri,
  • Daha demokratik olma adına kurulan sistemin herşeyi çözme iddası ile totaliter bir yapı kazanması, diğer oluşumların önünü tıkaması,
  • Teknik olabilirliklerin peşinden giderken bağlam ve nedensel ilişkilerden kopulması,
  • Bilginin üretilmesi ve ifadesinde temsil araçlarının etkin kullanılamayışı; sahip oldukları içerikleri taşıyamaması.

Konuya eğitim yanından bakarsak; kuramsal bir ders olmasına rağmen araştırma-tasarım platformu amaçlanarak oluşturulmuş bu ortam, denediği stüdyo modelinin ötesinde yukarıda bahsettiğim tartışma konuları ile de proje dersi kapsamında açığa çık(a)mayanları açığa çıkarması bakımından  oldukça önemli bir ‘rol’ kazanmış görünmektedir.

Kentlerin, özellikle de İstanbul’un hızlı yapılanma süreci içinde; bırakın  karşı karşıya kalacağımız durumların öngörüsünü, mevcut durumların değerlendirmesini yapacak bile çok az kaynağa, araştırmaya sahibiz. Bu değerlendirmeler için bilgi, yöntem, eleştirel bakış açıları ve farklı tasarım pratiklerinin aktüelleşmesi için çalışmalara ve birikimlere ihtiyacımız var. Henüz çok yolun başında olduğumuz düşünülürse; kent ile ilişki kurma biçimlerimizi araştıran  daha bir çok MTS1 içerikli stüdyonun, insiyatifin, girişimin çarpışmasına, etkileşmesine ihtiyacımız olduğu kuşkusuz.

Bugün, konuştuğumuz konularda ortak bir dil oluşturma ve geliştirme sıkıntısı çekiyorsak; suçu,  yeterince sorgulama, deneme ve sınama ortamlarını üretmeyişimizde arayabiliriz.

Boğaçhan Dündaralp, mimar/ddrlp

boğaçhan dündaralp değerlendirme yazısının pdf formatında görmek/indirmek için tıklayınız.

 proje dosyasını .pdf formatında görmek için tıklayınız.

[mts] proje 1 “taarla1o11g” blog’ una gitmek için tıklayınız.

2011/03: boğaçhan dündaralp / genç mimar

Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın

_ medya içerğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

2010: 12. ulusal mimarlık sergisi ve ödülleri / jüri

Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın


KESİT 2010:

XII. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri / Türkiye Mimarlığı

BOĞAÇHAN DÜNDARALP

Mimar, Seçici Kurul Üyesi

 I

22 yıldır Türkiye’deki mimarlık ortamının kesitini sunan en önemli belgeleme kaynaklarından biri: Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri. Bugün mimarlık ortamımızdaki belgeleme ve paylaşım medyalarının, ortamlarının artmış olması, dünya ile paralel yapılageleni güncel takip imkânlarının varlığı, bu sergi ve ödüllerin varlığına yeni anlamlar eklemektedir. Bu anlamları tartışma ve görünür olanın arkasına bakma ihtiyacı, belki de oluşacak tartışmaların niteliği derecesinde bizleri serginin ve ödüllerin paylaşım biçimini, çoğaltımını, değerlendirme durumlarını kapsayan formatı dönüştürme ihtiyacına kadar götürülebilir. Ancak bu konudaki potansiyellerin heyecanına kapılmadan ve aceleci davranmadan bu yıl serginin bize anlattıklarını dinlemekte ve masaya yatırmakta fayda olabilir.

Değerlendirmeye başlamadan önce sergi formatının belirlediği sınırları ifade edelim. Değerlendirmeyi onun içinden kuralım. İlk olarak, Büyük Ödül, Anma Programı, Mesleğe Katkı Dalı Ödülü kategorilerini bu yazı kapsamındaki değerlendirmeden eleyerek işe başlayalım. Hem kişi ve kurumlara verilmesi hem de proje ve yapı dallarındaki gibi tekil ürün değerlendirmesine dayanmaması anlamında farklı kategorileri kapsadığı için. Ayrıca, tartışma odağını güncel mimarlık pratiği üzerine daha sağlıklı indirgememize imkân vereceği için. İkinci olarak da, dönemin güncel mimarlık pratiğini sergileyecek ve değerlendirmeye sunulacak ürünlerin bir temsiliyet aracı (sergi panosu) üzerinden kendilerini anlatma zorunluluğunu bir sınır olarak kabul edelim ve değerlendirmeyi bu sınır içinden yapmanın zorunlu ilişkisi üzerinden tartışalım. Öncelikle, kendine ait pratik nedenlerden dolayı yıllar içinde gelişen bu formatın yeterliliğini konuşmadan önce bu temsiliyet aracının hangi niyetlerle nasıl kullanıldığını tartışmak daha önemli görünmektedir. Bu tartışma bizi mevcut temsiliyetin yetersizliği noktasına taşırsa, bu noktaya geri dönmeyi akılda tutarak. Soru, “Mimarların sergiye projelerini gönderirken hangi dertleri taşıdığı, bu dertleri, ürün ve temsiliyet düzlemi üzerinden nasıl anlatmaya ve paylaşmaya çalıştığı” olacaktır. Bu sorunun açığa çıkardığı durum yalnızca ürünün niteliğini belirleyen koşulları değil, mimarın özne olarak kendini konumlandırma biçimlerini de görünür kılması anlamında oldukça önemli araçsallık üretecektir.

Genel anlamda bu konu, Türk mimarlığında bahsedebileceğimiz çok yaygın bir temsiliyet sorunu bağlamına işaret etse de, bu yazı bağlamının bu sorunun nedenlerini irdelemek gibi bir iddiası yok. Konu kuşkusuz Osmanlı-Cumhuriyet eksenindeki pek çok konuyu bu tartışmaya dâhil edebilecek kapsamdadır. Bu nedenle arka planını eşelemek yerine konuyu daraltarak görünür, algılanır olanı ifade etmeye çalışalım.

Bu noktada bu yılın sergisi bağlamı üzerinden baskın ve hâkim dilin sorulan soruya verdiği yanıt şudur: “Ben, mimarlık üretimimi kendi yer-bağlam-süreç-anlam bağlamında bir düşünsel arka plan ihtiyacı hissedip, bunu ortamın mimarlık bilgisi ile ilişkilendirmekle ve hatta bunu anlatmakla ilgilenmiyorum. Yapının niteliğini belirleyen şeyi niceliksel sonuç ifadesi olarak görerek, niteliksel ifadeyi ‘bina’ nesnesine indirgiyorum. Haliyle de artık yapının arkasındaki düşünsel süreci anlatmakla değil, olabildiğince etkileyici (başka temsiliyet araçları olan manipülatif fotoğraflar, imajlar gibi…) görseller ile sonucu göstermekle ilgileniyorum. Bu noktadan sonra da ne kadar inandırıcı olduğum önemli oluyor (ne kadar samimi ve açık olduğum değil)…”

 Kısaca sergi ortamı, ifadesini “anlatmak” üzerine değil “göstermek” üzere gönderilmiş proje ve yapı temsiliyetlerinden alıyor. Burada vurgulanmak istenen konu, “anlatılacak” olanın olup olmadığını tartışmak değil, mimarların özne olarak duruşlarını bu yönde tercih etmeme halleridir.

Bugün, “gösterme”nin bir tür piyasa koşulu olarak şartlı refleks halini aldığı ve “görünür” olmanın bir aracı haline geldiği düşünülürse, bu duruşun çok da kafa yorularak tercih edildiği söylenebilir mi, bilmiyorum. Ancak herhangi bir şekilde sergiye gönderilen üretimlerin büyük bir çoğunluğunda “mimar özne-ürün-temsiliyet düzlemi ilişkileri üzerinden hangi bilginin, ifadenin ve anlamın aktarılacağının” sorgulanmamış olduğunun gözlemlenmesi ise sadece bu yılın sergisine özgü olmayan genel bir değerlendirme olarak ifade edilebilir.

Günümüzün mimarlık rüzgârlarının çarpma etkisi olan, sosyal psikologlar tarafından bir “itaat etme formu” olarak tanımlanan “güncel sosyal kodlanma” hali olarak da tanı konulan “gösterme” şartlı refleksini biraz açmakta fayda var. Bu sosyal “itaat”in arkasında gündelik hayatımıza nüfuz etmiş, neo-liberal politikaların belirlediği tüketim ekonomisinin gerek araçlarını gerekse ürünlerini bağlamsızlaştırması, kolay dolaşıma sokulabilir etkili imgelere dönüştürmesi, mimarlığın da mimarın da bundan payını alması gibi faktörler hızlı birer tespit olarak dillendirilebilir. Kuşkusuz durumun nedenselliğini hemen, kolay tüketilebilir, çağdaş imajlara sahip, hızla sindirilmeden yenilenen durumlar vaat eden, niteliği niceliksel çokluklar üzerinden değerlendiren ve “isim” üzerine kurulu spekülatif bir dünyadan beslenen ve bizi çevreleyen pek çok (basılı, dijital vb.) ulusal-uluslararası mimarlık medyalarına da bağlayabiliriz. Bunlar, bir çırpıda değişmesini beklemediğimiz, beğensek de beğenmesek de içinde yaşadığımız çağın gerçeklikleri… Ayrıca yargılamanın ve suçlamının kolaylığına kaçabilecek başka pek çok neden de üretebiliriz. Ama bunlar temeldeki durumu, “kendimizin bu ortamla yüzleşme zorunluluğu” halimizi ne kadar ortadan kaldırabilir? Koşullar ne olursa olsun bariyerlerimizi aşan, ortak bir sosyal itaat durumu, sosyal kodlanma ortamı ile karşılaşacak ve beraber yaşayacağız. Ortamın içinde bu itaat farkındalıkla kabullenilebilir, sürdürülebilir hatta bir motivasyona da dönüşebilir. Önemli olan durum, bizim bir şekilde ortamdaki bilinçli özneler olarak kendi sorumluluk alanımızı ifade edebilme, üretimlerimizde bu alanı sürdürebilme ve bunu açık olarak geliştirebilme becerimiz değil mi? Bir taraftan “samimi” olmayan profesyonelliğe ve –miş gibi yapma hallerine sığınmadan.

II

XII. Ulusal Mimarlık Ödülleri’nin ve seçici kurul değerlendirmelerinin yayımlandığı Mimarlık dergisinde (sayı: 353, Mayıs-Haziran 2010) genel portreyi yukarıdaki (I) gibi özetlemiştim. Kitap için düşündüğüm genişletilmiş metin buradan başlıyor:

Aynanın İki Yüzü

 Yukarıdaki değerlendirmeye ödül alan proje ve yapıların da dâhil olduğu düşünülürse, bu yorumun ardından şu soru sorulabilir: Katılımcılar ile ödüllendirilenler bu bağlamda seçici kurul değerlendirmelerinde nasıl farklılaştılar?

Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri’nin iki yılda bir yapılıyor olması, sergide gördüğümüz projelerin ya da yapıların bir kısmının medyada, sunumlarda, toplantılarda, arkadaş sohbetlerinde ya da bir vesile ile gezilerek deneyimlenmiş olmasını da beraberinde getiriyor. Bir seçici kurul üyesi için değerlendirme mesafesini kaybettiği kuşkusuz en denetimsiz an, bir şekilde deneyimlenmiş olan ile temsil edilmiş olan arasındaki çelişkili pozisyon… Temsiliyet nesnesi panolar, bir şeyi olduğundan daha iyi ifade edebildiği gibi, iyi olanı hiç ifade edemeyebiliyor da. O zaman da hem seçici kurul üyesi kendini ya da bir başka kurul üyesini ikna etme çabasına giriyor, hem de ilk defa görülen panolardan farklı bir mesafe kuruyor. Bu sergi panosu üzerinden değerlendirme yapmanın bir açmazı olarak görülebilir. Ve sergi ve ödül değerlendirme yöntem ve araçları içinde faydalı tartışmalar üretebilir. Ama sergi panosu üzerinden değerlendirme yapılmak durumundaysa şunu kabul etmek gerekiyor: Proje ya da Yapı Ödülü, ne mimarına ne proje ya da yapıya, onun panosuna veriliyor. Mimarının medyumu olmuş   o panonun içerdiği mesajların (fikir, arayış, çaba ve ürünün) niteliğine veriliyor.

Bunu yetersizlik ya da bir eksiklik olarak görmemek, mimarının düşüncesini, yaklaşımını, ürünün niteliğini aktaran, içinde pek çok mesaj içeren bir araç olarak görmek gerekiyor. Diğer taraftan da bu bir tür eksiltme ve eşdeğerlendirme ortamı haline dönüştüğünde aracın / panonun kendisinin ürünün önüne geçme riskini de barındırıyor. Bunun en iyi örneğini görselleştirme olanaklarının artması ile son yıllarda yaşanan yarışma değerlendirmelerinde görüyoruz. Yarışma konusunun kendi özgün bağlamından koparak yarışma ve temsiliyet dilinin kurbanı haline dönüşmesi, bu riski çok iyi örnekliyor. Seçici kurul üyesinin sorumluluğu da bu zor ve çetrefilli durumla yüzleşme durumunda ortaya çıkıyor kuşkusuz.

Bu bağlamda bakarsak, ödül almış panoların ne mimarları ne de yapıları ya da projeleri almamış olanlara göre daha iyi ya da daha kıymetli  olduklarını iddia etmek için yeterli bir argümanımız yok. Sadece bu mimarların panoları aracılığı ile daha çok dillendirmeye çalıştıkları bir mimari çaba olduğunu söyleyebiliriz. Ödüllendirilen de bu çaba ve bu çabanın niteliği… Bu çabayı göstermeyen ama oldukça nitelikli ürünlerin olduğunu bilsem de, ya da bu çabayı göstermiş ve ödül almış olmasına rağmen sergiye göndermediği çok tartışmalı ya da benim meslek adına doğru bulmadığım projeleri nedeniyle mimar konumlarını irdelediğim mimarlar olsa da, bunu kendi gerçekliği içinde değerlendirmek durumundayız.

Nitelikli yapı üretiminden sürekli dem vurulan memleketimde, öğrencilik yıllarımdan bu yana mimarlık ortamında, mimarlığa ilişkin niteliklerin yapı üzerinden ve “eli yüzü düzgün bina, detayları temiz çözülmüş, jilet gibi bina…” gibi kozmetik ifadelerle değerlendirildiğini o kadar çok duydum ve hâlâ o kadar çok karşılaşıyorum ki, bunun kolektif bilinçaltımızda çok sağlam bir yer edindiğini, kolay kolay da silinmeyecek bir anlayış oluşturduğunu düşünüyorum. Bugünün medya ve görsellik dünyasında bu ifadelere bir de fotojeniklik eklendiği düşünülünce, o hasretle beklenen düzgün binalar, tüm cazibesini takınmaya çalışan, özel ışık ve objektiflerde boy gösteren, etrafında, içinde insan olmayan ve kendini beğendirmeye çalışan özel nesneler haline gelmeye başlıyorlar. İster bir kuşağın eli yüzü düzgün, temiz detaylı olarak tarif ettiği mütevazı binalar olsun, ister bunların kozmetikleştirilerek ya da estetik operasyonla geliştirilmiş güncel hormonlu evrimleşmiş halleri olsun, mimarlık sözkonusu olduğunda birbirinden bir farkı kalmıyor. Çünkü mimarlık, aracısı olduğu kabuğun salt kendisi olarak algılanmaya devam ediyor. Kendisini başka türlü anlatamamaya başlıyor ve bina, o binanın, ne için, neden, neye rağmen, niye orada olduğundan, nasıl yaşadığından daha önemli hale geliyor. Bu anlayışın belki de zamanla habisleşmesinin, kanserleşmesinin arkasında bina nesnesi odaklı bu anlayış yatıyor.

Bu çerçeveden bakınca da sergiye gönderilen panolar, mimarlık adına sözü olan, ardında sadece hizmet değil düşünce barındıran, eklemlendiği hayata dair dönüştürücü roller edinen, katkı sağlamaya ve bunları ifade etmeye çalışan çabaların ifadesi olmaktan çok, katalog çekimi için sıraya girmiş güzeller haline geliyorlar.

Bir taraftan da sergi bir tür defile, kitap da bir tür katalog değil mi? Oraya Türkiye’nin en güzelleri konmayacak da ne konacak diyebilirsiniz. Türkiye’de mimarlığın toplumsal ve mesleki gelişimi için çaba gösteren Mimarlar Odası için bu pek de yerinde bir eleştiri olur. Ve belki de bu sadece böyle bir mecrada kayda geçirilebilir. Keşke, sergi ve ödüllere katılan mimarlar aynanın mimarlık yüzü ile Mimarlar Odası da defile ve katalog yüzü ile yüzleşebilse… Eleştirdiğimiz bu katılımı bir eksiklik değil, bir eleştiri olarak da alabilse.

Bir seçici kurul üyesi için, içinde bulunduğu gerçekliği değerlendirme noktasında zorlayacak pek çok girdi olabilir. Ama her seçici kurul üyesi benim gibi kendi gerçekliği üzerinden, sorgulama ve yanıt üretme konusunda bir defaya mahsus olmak üzere bir duruş sergileyebilir, belli bir noktada diğer seçici kurul üyeleri ile uzlaşabilir, kararlarını gerekçelendirebilir. Ama mimarlık ortamının oluşturucusu mimarlar ve Mimarlar Odası’nın kendine ayna tutan ve tek defaya mahsus olmayan sürekli bir sorumluluğu yok mu?

_ medya içeriğini .pdf formatında görek için tıklayınız/kesit 2010 değerlendirme yazısı
_ etkinlik haberi için tıklayınız/arkitera.com
_ ödüller için tıklayınız/mimarizm.com

2010/12: türkiye’ de mimarlık düşünce-tasarım-uygulama pratikleri’ne dair… / panel

Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın


- fotoğraf: arkitera.com

_ “etkinlik deşifre metni/boğaçhan dündaralp” için tıklayınız.
_ etkinlik haberi için tıklayınız.
_ etkinlik duyurusu için tıklayınız.

2010/12: imkanmekan / tersane / urbanruler

Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın


_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

2010/12: asilik sonrası mimarlık / esra akcan

Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın

Osmanlı Başkentinden Küreselleşen İstanbul’ a:  Mimarlık ve Kent 1910-2010 / Asilik Sonrası Mimarlık, Esra Akcan

_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

2010/07: pritzker yürüyüşü / sanaa / görüş-tartışma

Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın

 PRITZKER YÜRÜYÜŞÜ

 “Bilinçaltımızda geleneksel Japon mimarlığının izleri bulunuyor olabilir, ama biz kendimizi özellikle Japon mimarlar olarak görmüyoruz”                                                                                                         Kazuyo Sejima/SANAA

SANAA’nın diğer kurucu ortağı tarafından dile getirilen bu sözler;  başta Japonya olmak üzere, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda, İsviçre, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamlanmış binaları olan bir ekibin 2010 yılında pritzker ödülünü almasını şaşırtıcı kılmasa gerek.  Oysa, bu ödülün onlara gitmesi SANAA’nın işlerini ilgi ile takip edenler arasında ne kadar tartışıldı? Mimarlığın görünen güncel hatlarının (mainstream) hep dışında kalan, özgün ve keşfe değer bir mimarlık sunan SANAA’nın algılardaki o özel konumuna ait farklı tezahürlerin, bu tartışmalar içinde Pritzker ödülü  aracılığı ile karşı karşıya  geldiğini gördük.  Tartışmalar, SANAA’nın o özgün dünyasının  bir yanda sürekli yeniyi ve fark yaratmayı talep eden  post-endüstriyel dünyanın  çekim alanına bu ödül aracılığı ile iyice çekilerek yeniden ‘biçimlenme’si  diğer  yanda da  yapılagelenin bir ‘biçimlenme’ kategorisi yaratılması için bir meşruiyet zemini olarak kullanılmasını işaret ediyorlardı. Her iki durum da SANAA’nın bundan Pritzker sonrası üretimleri  için olası ‘değer’ kayıplarına yönelik endişeleri dile getirdiği kadar, tıpkı Peter Gabriel’in ‘Here comes to the flood’  şarkısında olduğu gibi insanlığın, kendi evrimi açısından ne kadar umutsuz bir ortamda olduğuna dair kaygıları da bize hatırlatmaktadır.

Buradaki ‘biçimlenme’den ne kast edildiğini biraz açmakta fayda olabilir. Biçimlenme: üretimin doğasında olan sürecin, sonuç ürünlerine yansıyan nitelikli sürekliliğinin bir tür formülasyona ve talep edilen şeyin kendisine dönüştüğü; özgün olanın açığa çıkışını doğal süreçteki ilişkilere bırakma riskinin alınmadan, eldeki birikimle ve yaklaşım dili ile baştan öngörülmeye çalışıldığı bir tür oluş hali olarak ifade edilebilir. Bu sayede üretimler,  süreçlerden doğan, anlamını bağlam ve koşullarından üreten özgün  oluşlardan çok,  bir ‘biçimlenme’ kategorisine dönüşen ve klonlanarak da başkaları tarafından da çoğaltılabilen, artık öznelerin önemini yitirdiği (öznelerden çok  kategorinin önem kazandığı),  bir kategorinin temsiliyetine dönüşme riski taşırlar.

Peki Sanaa’nın kendi özgün üretimini sürdürmesi önündeki bu ‘risk’, neden SANAA özelinde tartışmaya değer bir durum oluşturmaktadır diye sorulabilir? Tüm batı tarihinin felsefe tarihi de başta olmak ‘biçimlerin’ tarihi olarak görebilirsek eğer , ‘batı’dünyasından gelen bu ödülün’ batı mekan geleneği açısından ‘yeni’ bir ‘biçimlendirme’nin ortamını hazırladığını söyleyebiliriz.  Belki de altında yatan nedeni yalnızca Sanaa’nın Japonya merkezli olması ya da Batı’nın (kendi gündemi ekseninde) ilgisini çekmelerinde aramamak gerekir. Sejima’nın da dediği gibi bunu bizzat kendilerinin de talep ettiği bir karşılaşma olduğunu görmek gerekebilir.  SANAA için Rem Koolhaas’ın tek rakibim demesi boşa olmamalı.

‘Biçimlendirme’ dünyasının mimarlığın da en baskın dilemması olduğunu söyleyebiliriz. Bir taraftan tasarımın doğasına aykırı olarak çeşitli katılımcılar arasındaki diyolog ile gelişen, baştan bağlamın sınırlarını öngörülemez kılan, sonucun süreç içinde oluştuğu bir durum; diğer taraftan mimarın tüm bağlamı biçimlendirecek, indirgeyecek bir tasarım dili geliştirme zorunluluğu… Doğası gereği mimari, bir iletişim biçimidir ve ortak kurallar olmaksızın gerçekleşmeye meyillidir.  Mimarlık uğraşı, ‘ideal’ olana ulaşmayı beyhude kılan ve bu iki durumun arasındaki dengeyi arayan bir uğraşa dönüşmektedir.

Kültürel farklılaşmalar bu uğraşı çeşitlendirirken uygarlık tarihi bize;  doğu kültürlerinin bu ‘dilemma’yı metafizik boyutları ile daha bütünsel ve zamansız olarak algıladığını, batı kültürlerinin ise bu mücadeleyi zamansal kesitteki değişkenler çerçevesinde kendi üzerine biriktirerek yöntem ve araçlarla araştırdığını göstermektedir.  Bir tarafta mücadele tarihi daha ‘zamansız’ bir uğraşa dönüşürken,  diğer tarafta mücadele tarihi bir ‘biçimlendirme uğraşı’ ve artzamanlı gelişen  ‘biçimler’ tarihine dönüşür.

Sanaa’nın Pritzker ödülü alması sonrası batı kültürü ile yapacağı alış-verişin ve  ‘batı’ gündeminde yer alma hallerinin, kendilerini vareden duruma karşı nasıl bir risk alanı oluşturabileceği ve üretimlerini nasıl etkileceği  ‘tartışması’nın sürekliliğini koruyacağını düşünerek bu noktada şu soruları sorarak konuyu biraz daha açmak iyi olabilir:

Sanaa’nın üretimleri  bu eksende nerede duruyor  ve  Sanaa’nın üretimini özgün kılan nedir ?

Üretimlerinin arkasındaki özgün durumu; doğu kültürünün doğasından beslenen, kolay tüketilemeyen, sindirilemeyen ve batının kendi rasyonel dünyası içinde bir türlü beceremediği, belki de beceremeyeceği bir tür görünür olmayan bir ‘fazlalık’ tan aldığını söyleyebiliriz.  Ancak bu ‘fazlalık’ batı dünyasının ilgisini çekmek için yeterli görünmemektedir.  Batı’nın kendi gündeminde yer alabileceğine inandığı, kendi mekan tarihi üzerine eklemleyebileceği bir şeyleri keşfetmiş olması gerekmektedir. Zira bahsettiğimiz ‘fazlalık’ın çok güçlü bağlarla bağlamına, yere ve kültüre bağlı çok ilginç örneklerine farklı kültürel üretimlerde rastlamamıza rağmen sadece batı’nın gündeminde olmadığı için görünür olmayan pek çok farklı mimarlıktan bahsedebiliriz.   Sanaa’nın dahi bu kapsamda söz edelebilecek yapıları vardır. Örneğin Japonya’nın kültürel bağlamı ile sıkı ilişki içinde olan Pritzker Ödülü çerçevesinde (basın kitinde yer almayan)  pek gündeme getirilmemiş,  ama konut  anlamında oldukça ilginç bir deneme olan ‘Moriyama House’ ya da ‘House A, S House, House in a Plum Grove, Small House, Flower House’  ev projeleri gibi… Görünürlükleri, kendi mimarlık anlayışlarının kültürel karşılıklarının daha belirgin olduğu Japonya’daki bu küçük konut projelerinden çok, Japonya dışında farklı kıtalarda yaptıkları projelerle olmuştur.

Sanaa’nın becerisi, kendi kültürüne ait beslenme kaynaklarını kaybetmeden, ele alış biçimlerini dünyanın farklı yerlerinde,  farklı coğrafya, kültür ve bağlamlarda yeniden üretebilme becerisinde gizli.  Bu çalışmaların müze, okul, sanat galerisi gibi kültürlerüstü yapı tipolojilerinde yer alması görünürlüklerini ve algılanmalarını da kolaylaştırmıştır. Japonya’daki O-Museum, Almere Hollanda’daki Stadstheater Almere “De Kunstlinie”, Kanazawa Japonya’daki 21. Yüzyıl Çağdaş Sanat Müzesi, Toledo ABD’deki Toledo Müzesi Cam Sanat Pavyonu, Essen Almanya’daki Zollverein School ve New York’taki New Museum bunlar arasında sayılabilir.  2009 Yılında Londra’da yaptıkları Serpentine Pavyonu ise Sanaa’nın belki de mimarlıklarının en rafineleştiği örneklerden biri olarak kendilerine uluslararası ortamda önemli bir konum kazandırmıştır.

“Bugünün küresel çağında bir kültürün temsilcisi olmak ya da  ‘yerel’ olmak ‘mimarlık’ bağlamında ne anlama geliyor?”, “Doğu-batı ekseninde güncelliğini kaybetmeyen belki de kaybetmeyecek tartışmalar bu bağlamda nerede oturuyor?” gibi alt tartışma başlıkları açabiliriz. Ancak bu noktada  Sanaa’nın kendine özgü  duruşunu, projeleri üzerinden ve  hem batı dünyası, hem de doğu dünyası ile nasıl ilişkilendiklerini okumaya çalışarak devam etmeye çalışacağım. Bu okumalar yeri geldikçe de bu sorularla ilişkilenebilir gibi görünmektedir.

Batı kültüründe mimarlığın ‘biçimlenme’ üzeriden okunduğundan bahsetmiştik. Bu ister kavramlar yoluyla, ister mekan, isterse de form üzerinden ele alınsın, biçimlenmenin bir kimlik üretimi ve sürekliliğini nesne /yapı üzerinden görünür kılan bir beklenti üretir…

SANAA’nın işlerine baktığımızda;

Yapıların (monochrom  / tek renkli)neredeyse hepsinin beyaz ve zemin, duvar ve tavan gibi  ayrımları yok ederek kullanmaları,bu özelliklerin uca taşındığı Rolex Center’da tüm mekansal ayrımların yapı içinde oluşan topografya içinde gelişmesi,  diğer yandan, özellikle strüktürün inanılmaz ölçüde narinleşmesi, bunun Naoshima Marine Station, Rolex Center ‘da şaşırtıcı derecede ince boyutlara ulaşması ve özellikle camın kullanımı belki de en karakteristik özellikleri sayılabilir. Sınır ve iç-dış ayırımı yaratmamak için camı olabildiğince doğramasız kullanmaları,  Kanazawa veToledo Museum’da olduğu gibi eğrisel cam yüzeyleri, hem dış dünyayı üzerlerinde deforme ederek kısmen yansıtmaları ve “görünür” kılmaları, bazı noktalarında da tam şeffaf olarak görünmez kılmaları ya da doğraması gizlenmiş aynalı cam cepheler kullanarak binalarını kent içinde kamufle etmeye ve  görünmez kılmaya çalışmaları. Ya da Serpentine pavyonunda olduğu gibi ‘yansıma’yı bu sefer örtünün tüm iç yüzeyinde dönüştürerek içinde bulunduğu peyzaj içinde yapıyı görünmezleştirmeleri…

“immaterial/gayrimaddi”, “hafiflik/aydınlık/lightness” kavramlarını  gündemde tutması, Modernistlerin kullandığı gibi bir “şeffaflık/transparency” kullanımının  tersine  yeni bir kullanım getirmeleri, bunu  sınır ve iç-dış ayırımını ortadan kaldırmak için kullanmaları, Özellikle Rolex Center’da Modern Batı mekan geleneğinin Loos’dan, Corbusier’e, Mies’e  kadar uzanan duvar, döşeme, pencere,taşıyıcı gibi  yapı bileşenlerini yorumlayarak oluşturdukları mekan örgütlenme geleneğinin eklemlenen bir dil * oluşturmaları …

Bu dilin ürettiği, mekanların oluşumunda Zollverein’da da gördüğümüz gibi  kavramların ve yapı bileşenlerinin anlamlarını alışkın olduğumuz kullanımlardan farklı olarak kullanmalarından, yeni yapım tekniklerinin denenmesine kadar pek çok konu, batı kökenli mimarlık geleneği için pek çok yeniyi içinde barındırmaktadır.

Koolhaas bir söyleşisinde; mimarisinde  stil, gesture, genre  gibi tanımlamaları yok etmek istediğini dile getirir. Bu nedenle de daha çok brütallikten bahseder.  Buradaki referansları örtük olarak SANAA’yı gösterir. İfadesini mümkün olduğunca arka plana atmış, karmaşık süreçlerden damıtılmış, kimilerine göre  ‘geri çekilmiş’ kimilerine göre ‘mimiksiz’ güçlü, brüt bir yapı dili sözkonusudur  SANAA’nın işlerinde… Yapılarındaki brüt yapı ifadesi modernist brütalizm düşüncesinden ya da brütal eğilimlerden çok farklı bir yerdedir. Gerek kültürel farklılılar, gerek bakış, gerekse modernist geleneğe çok ciddi bir eleştiri olarak yansıtılabilecek mekan anlayışı  ile oluşmuş bu yapı anlayışı, batı mimarlığı için yeni keşif alanı olarak görülmektedir.

* Rolex Center mimarların proje metninden / http://www.rolexlearningcenter.ch

Duvar Yerine Eğimli Yüzeyler: İçeride dalgalanmanın oluşturduğu tepe, vadi ve düzlükler, alanlar arasında engel oluşturmadığı halde yapının kenarlarını görünmez kılıyor. Basamak ve merdiven boşlukları yerine rampalar ve teraslar yer alıyor. Bölücü duvarlar olmadan bir alan bir diğerine yönlendiriyor. Ziyaretçiler geniş kıvrımlar arasında ya da özel tasarımlardan biri olan “kibar cam kutular / yatay asansörler”in etrafında geziniyorlar.

Kendini farklı bağlamlarda tekrar eden bu dilin ne kadar ‘yer’ ile ya da ‘bağlam’larla ilişki kurduğu ise deneyimlenmeden anlaşılamayacak gibi durmaktadır. Yapıların tüm sınır, iç-dış ilişkilerini ortadan kaldırma çabasına ya da yapının içinde geometrisini kaybetmesine rağmen çeperlerde formlarının daire, kare, dikdörtgen gibi net geometrilere dönüşmesi  konuyu yoruma açık, ‘yer’ ile okunması gereken başka konulardan biri haline getirir. Ancak, Sanaa’nın işlerini izlenebilir kılan, deneyimi dışarıda bıraksa da farklı ‘temsiliyet’ düzlemleri içinde kendi süreçlerinden bağımsız birşeyler söyleyebilmesi /söymeye çalışmasıdır. Bir taraftan da bunu  batılı yollarla yapmamasına  rağmen  çok batılı bir taktik/yaklaşımdır.

Oysa ‘deneyim’, ‘duyular’ ve ‘zamansızlık’  üzerine kurulu  Doğu kültürü sizi ‘yer’e bağlar. Anlatılması, formüle edilmesi güçtür. Sanaa yapılarını doğu kültürüne ait kılan tarafıda belki de sizi farklı bir ‘deneyim’**e çağırmasıdır.  Buradaki ‘giz’ deneyimin niteliğinde gizli gibidir. Yukarıdaki kavramların içerikleri batı geleneğindeki kavrayışların dışına çıkar, kavrayış alanını çoğaltır. Bağlam –kavrayış aralığı dönüşür.  Örneğin  şeffaflık(transparency) Zollverein’nin  küp seklindeki brüt beton yapı kabuğunda beton bir  duvara dönüşür. Büyük beton küp üzerinde açılan serbest düzensiz boşluklarla ve değişken bir ışıkla hem hafifler hem de  dışarıdaki endüsrtiyel mirasla bir empati kurmak yerine  onunla yeniden ilişki üretmenin bir aracı haline gelir. Vaad edilen ve yukarıdaki yaklaşımları yeni kılanın arkasında ilişkisel bir mimarlık yatar. Mimarlıklarını doğuran biçimler değil,  iletişimselliği arttıran ilişkiler yumağıdır onların mimarlıklarını biçimlendiren… Oluşan mekansal atmosfer, azaltılmış  ama içeriksel olarak yoğunlaştırılmış yapısallıklar, yapısal ilişkilerle örülmüştür.  Totoliter olmadan, mesafesini koruyan kendini ve mekanı keşfe çağıran, deneyimsellik üzerine kurulu bir yapısallık*** peşindeler.

Genelde projelerinde farklı programları birbirleriyle harmanlayarak, sınırları flu, akışkan ve etkileşime açık formlar üzerine odaklandıklarını belirten Nishizawa, 2009’daki İstanbul sunusunda kendi mimarlıklarının anahtar sözcüklerini şöyle dile getirmişti:  ışık, şeffaflık, doğayla uyum ve kamusal alanla kurulan doğrudan iletişim .

**

Guardian /Jonathan Glancey/14 .07.2009

New York’taki New Museum of Contemporary Art. Altı kattan oluşan binanın birbiri üstüne yer değiştirerek oturan her bir katı, çelik ağla kaplanmış kutulara benziyor. Binanın büyük bir bölümünü kaplayan galerilere gün ışığı, kayarak birbiri üstüne oturan her bir katın arasındaki ışıklıklar sayesinde sızıyor. Bu durumun yarattığı etki önceki deneyimlere kıyasla çok yabancı: Ziyaretçiler sanki maskelenmiş bir hacimde hareket ediyorlar. Bazıları bu durumu klostrofobik bulsa da, ben çoğu geleneksel Japon yapısında olduğu gibi, yapının merak uyandırıcı bir karaktere sahip olduğunu düşünüyorum. / Kazuyo Sejima/SANAA

***

Rolex Center mimarların proje metninden / http://www.rolexlearningcenter.ch

Yapı sosyal alanlar ve etkileyici bir oditoryum oluşturmanın yanı sıra, akustiği yüksekliklerdeki doğru oynamalarla ayarlanmış sessiz ve dingin alanları da barındırıyor. Ek olarak, “balon” duvarlar ya da cam yüzey kümeleri küçük toplulukların buluşabilecekleri ya da birlikte çalışabilecekleri alanları tanımlıyor. Bugün ve gelecekte yeni teknolojilerin ve çalışma metodlarının adapte edilebileceği, farklı kullanımlara açık bir bina öneriyor. Yapı, kullanıcılarına aralarında resmi olmayan karşılaşmaları artırmak için sosyalliği, kahve molası, öğle yemeği, çalışma ya da çeşitli seminerler için biraraya gelmeyi teşvik ediyor.

Guardian /Jonathan Glancey/14.07.2009

“Serpentine Galeri/  Pavyon nesneleri göründüğünden fazlasıyla abartmak için tasarlandı.” Görsel hilelerle beraber yerden yükselip ağaçların saçaklarına kadar uzanan ve tekrar aşağı inen üst örtü, kuş seslerini, İngiliz atların sert zeminde hareket ederken çıkarttıkları ayak seslerini ve trafikten gelen uğultuları da yükselterek farklılaştırıyor.”  Ryue Nishizawa/SANAA

SANAA ile Kanazawa Müzesi Üzerine Bir Söyleşi/Pelin Tan/26.12.2005

“Farklı mimari mekanların yarattığı ortam ya da farkı etkinliklerin mekanda kapladığı yer veya sergide yer alan farklı sana eserleri; bunların hepsi çeşitli potansiyel mekanlar yaratır. Bu nedenle müzelerin olasılıkları ve çekicilikleri daha da fazla olabilir. Biz insanların hareketleri, sanat eserleri ve ortam ile daha çok ilişki kuran ve birbirini etkileyen mimari mekanların olmasını arzu ediyoruz”

Kazuyo Sejima + Ryue Nishizawa ile Rolex Learning Center Üzerine Söyleşi/Tuğçe şahin /26.02.2010

“Bu yapı mimari ve topografik nitelikleri birarada barındırdığı için deneyimler sürekli değişecektir. Bir odaya girerken ya da çıkarkenki etki mimari bir deneyim olabilir ama eğimlerden çaprazlama ya da bir füniküler ile çıkmak doğada bir tepenin üstünde olmaya daha yakın bir deneyimdir. Ayrıca mimari elemanlarla bir topografya yaratmak, geleneksel binalarda hissedilmeyen mimari bir deneyim yaratır. Bir tepenin zirvesinde durduğunuzda diğer tepeyi göremeyebilirsiniz ancak rüzgarın hafif sesini duyarsınız ya da başka bir yer olduğunu göremeyebilirsiniz ama bedeniniz diğer mekanla bir ilişki hisseder. Geleneksel tek mekan çözümlerinin aksine yeni ilişkiler doğurabilir ve bu da yeni mimari deneyimler yaratabilir.”

Sanaa’yı özgün kılanın ve üretimlerinde bizi heyecanladıranın ne olduğunu sormuştuk. Belki de tüm bu açıklamaların ardından şunu söyleyebiliriz; hem batı kültürü için hem de doğu kültürü için bir şeyler söyleyebilen, bunları hem hemhal kılmış, hem de anlamını kültürel bakışlara göre çoğalmaya izin veren,  bu özellikleri ile de heryerde ‘özgün’ olabilen, ‘yer’ ile ‘bağlam’ ilişkisini kendi kültürel jestleri ile kurulmasına karşın o ‘yer’de olabilen bir mimarlık üretiminde bulunmalarıdır. Mimarlıklarında hem bugün bağlamında ‘zaman’a  ait hem de tüm zamanlara ait bir ‘zamansızlık’ kavrayışına olanak sağlaması ve  bu iç içe geçmiş hem hallik duygusu;  mimarlıkları üzerine yapılan okumaları çoğaltmakla kalmayıp,  bizi ne o ne bu, hem o hem bu dedirten tanımlama ve konumlandırma sınırlarının eridiği bir konuma zorlarlar. Proje  ya da yapı anlatılarında onu vareden tasarım süreçlerinden bahsetmiyor oluşları, mimarlıklarını mimarlık medyalarında görmeye alıştığımız fikirler, diyagramlar, tasarım aşamalar gibi temsiliyet düzlemlerine başvurmadan,  çıkış noktalarını tetikleyen imgelerden bahsedip, şiirsel bir dil ile yapısal ya da mekansal olanın anlatısına ithaf etmeleri, bizim bu konumumuzu, rasyonel bir iz sürmekten çok,  ya kendi kavrayışlarımızın ya da kavramsallaştırmalarımızın arka planını araştırmaya,  ya da  algısal bir ‘giz’ in peşinden ‘deneyim’ arayışına dönüştürüyor.

Ulaştıkları mimarlık dili ya da taktikleri, onları küresel ortamda sürüklenme yerine, istedikleri yönde hareket edebilmeleri konusunda başarılı kılmış görünmektedir.  Pritzker Ödülü sonrası onların bu taktiklerinin yeni ‘risk’ alanlarında daha ne kadar sürekli olacağını ya da nasıl ‘biçim’leneceğini  zaman gösterecek, biz de merak ve ilgiyle izliyor olacağız.

“Ben, özellikle gelecek nesil mimarlığında önemli olduğunu hissettiğim, açıklık hissi veren bir mimarlığın arayışı içerisindeyim. Bu ödülle de harika mimari yapmaya devam edeceğim.”  Kazuyo Sejima/SANAA  Pritzker Ödül Töreni 2010

Boğaçhan Dündaralp

Notlar:

1.        Bu metinde doğrudan alıntılar dışında referans verilmemiştir.  Ancak  2005-2006’dan bu yana mimarlık konularını tartıştığımız  ve yazıştığımız; e-postalarımızda,  zihnimizde  ve sonrasında ‘ortaya’ grubunda da ayrı bir dosya olarak (Rolex Center özelinde)  yeniden masaya yatırılan SANAA tartışmalarımızda birikenlerin bu yazı için önemli bir arka plan oluşturduğunu belirtmekte fayda var. Bu süreçte Deniz Güner, Pelin Tan, Burak Altınışık, Saitali Köknar, Hakan Tüzün Şengün, Hayriye Sözen, Ahmet Önder ve Ömer Kanıpak’ı anmak gerekir.

2.         Sanaa yukarıdaki ifademden de anlaşılacağı üzere çalışmalarını ilgi ile takip ettiğim bir grup. Ancak bu yazı, Sanaa’nın mimarlığından çok, onun Pritzker ödülü alması üzerine bir yazı olmalı idi. Bu nedenle tüm bu birikimi ‘batı’nın neden Sanaa mimarlığı ile ilgilendiği kadar, Sanaa’nın bilinçli ya da bilinçsiz küresel ortamdaki varlığı ve çabasını sorgulamak için de önemli görüyorum. Pritzker ödülü’nü de yeni bir eşik olarak varsayarsak ve sonrasında çıkan tartışmalara bakarsak;  ödülün olası etkilerine yönelik bir projeksiyonu da bu yazının kapsamına dahil etme ihtiyacı hissettim. Bu yazı biraz da,  Sanaa’nın Pritzker ödülünü kazanmasının neden onların varlıklarına ve biricikliklerine yapılan bir tehtit olarak algılandığı endişesinin  de bir taraftan  izini sürmeye çalışıyor.

_ metni .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

Creative Commons License
“Pritzker Yürüyüşü” metni is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.

2010/07: np12 / WA / proje

Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın

_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

2010/06: röportaj / bir mimar

Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın

_ devamı için tıklayınız.

 

Neredeyim?

You are currently browsing the basılı medya category at boğaçhan dündaralp.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.