12/2011 Mimaride farklı çizgiler: ddrlp / Turkish Buildings&Decoration s:24 / kasım-aralık 2011
Aralık 23rd, 2011 § Yorum yapın
Boğaçhan Dündaralp, mimari tasarım konusunda kendisini sürekli besleyerek çalışmalarını sürdürüyor. ddrlp Mimarlık Ofisi ile farklı ve özgün tasarımlara imza atıyor. Dündaralp ile mimarlık ve ddrlp çalışmaları hakkında konuştuk.
Mimarlığa olan ilginiz ne zaman başladı? Küçükken kendinize nasıl bir gelecek çizmiştiniz?
Küçük yaşlardan bu yana görsel sanatlar ve tasarıma özel bir ilgim vardı. Bu konuda yetenekli olduğuma dair de hep bir teşvik aldım. Kendimi hatırladığım yaşlardan bu yana kalem ve kağıdın yanımdan hiç eksik olmadığını hatırlıyorum. Babama göre bir yaşından bu yana çiziyormuşum ( bana hala pek inandırıcı gelmiyor J) Şimdi o yaşlarda çizdiklerimi yorumlamaya çalışınca dünyamı farklı kılacak şeyleri çizmeye çalıştığımı görüyorum; uzay araçları, kaptan Cousteau’nun sualtı makineleri, hayvanlar gibi. Babam Tatbiki Güzel Sanatlar mezunu tekstil tasarımcısı, kendi atölyesindeki üretimleri takip eder, öğrencilerine verdiği ödevleri ben de yapmaya çalışırdım. Babam okulda aldığı Bauhaus eğitiminin ve Alman hocalarının etkisiyle; evimizde hiçbirşey atılmaz, (paket, kutuhatta hayvan kemikleri…) evdeki bir depoda biriktirilirdi. Metal çay kutularının kesilerek, levha haline getirildiğini, mutfakta kullanıldığını, birlikte tuvalet kağıdı rulolarından uçaklar, uzay gemileri yaptığımızı hatırlıyorum. Kendimi tanıdıkça, Türkiye’deki olanakları zamanla gördükçe, tasarımdan uzak duramayacağım ama kendimi istediğim yönde geliştirebileceğim hangi meslekler var diye düşünmeye başladım. Sanırım ortaokuldaydım, ben mimar olacağım dedim. Üniversite sınavında da bütün tercihlerim mimarlıktı…
Mimarlık sizin için nedir? Tasarım felsefenizden bahseder misiniz?
Dünya gezegeni üzerinde yaşayan insan ırkı, gezegenin doğal ritüelleri içinde kendi ırkına özgü eksiklerini icat ederek, inşa ederek, kendisine protezler geliştirerek tamamlaya çalıştı ve bir medeniyet kurdu. Sınırları gezegene büyük tahribatlar verecek sınırlara ulaşan bu medeniyet halen gelişmeye devam ediyor. Bu medeniyetin var ettiği yapay dünya insanın kendi varoluşunu ve hareketlerini, birbirleriyle etkileşimini üreten, biçimlendiren, dönüştüren mekan ve mekansıllıklar içeriyor. Farklı içerik ve ölçekler kazanan bu mekan/sal-lık-lar mimarlık bilgi ve meslek alanının inceleme konusu. Mimar ise bu bilgi ve meslek alanı içinde; bazen inceleyen, araştıran, bazen tasarlayan, bazen de üreten konumlar kazanıyor. Mimarlığın bir dilemması var. Doğası gereği mimari, insan-mekan-insan arasındaki bir iletişim biçimidir ve ortak kurallar olmaksızın gerçekleşmeye meyillidir. Fakat mimarlar öngörülemeyeni öngörme, hatta var etme laneti ile görevlendirilmiş insanlar. Bu dilemma; bir taraftan tasarımın doğasına aykırı olarak çeşitli katılımcılar arasındaki diyolog ile gelişen, baştan bağlamın sınırlarını öngörülemez kılan, sonucun süreç içinde oluştuğu bir durum; diğer taraftan mimarın tüm bağlamı biçimlendirecek, indirgeyecek bir tasarım dili geliştirme zorunluluğu. Mimarlık uğraşı, ‘ideal’ olana ulaşmayı beyhude kılan ve bu iki durumun arasındaki dengeyi arayan bir uğraşa dönüşmektedir. Bir taraftan üretimini özgün ‘bağlam’ların koşulları üzerinden düşünen diğer taraftan da kentteki oluş hallerinin farklı ölçeklerdeki davranış biçimlerini biribirleriyle ilişkilerini anlamaya çalışan biri olarak; idealize edilebilecek bir ‘model’ ya da ‘yaklaşım’ın olamayacağını düşünüyorum. Öngörülebilir olamayacağı gibi sağlıklı da görmüyorum. Ancak kendi adıma söyleyebilirim ki; bu ortamda mimarlığı, çoğalma ve çoğaltmanın sağladığı imkanlarla, ona katkıda bulunacak, öngörülerle sınırlı potansiyellerin ya da arzu uyandıracak, baştan çıkaracak tasarımların peşine düşmek ve deterministik olmak yerine; öngörülemez ‘istisnaların’ üreyebileceği, sınanabileceği, tetikleyici imalar içeren ortamlar; mimarı da bu ortamların katalizörü olarak görmek beni oldukça heyecanlandırıyor…
ddrlp nasıl doğdu?
Resmi ve zorunlu mimarlık eğitimimi tamamladıktan (yani mezun olduktan) sonra yapı yapmayı yaşadığım coğrafyanın konvasiyonları içinde öğrenmek istiyordum. Hangi aktörler arasındaki etkileşimle, hangi üretim süreçleri ile bu işin yapıldığını öğrenmem, kendi tasarım araçlarımı geliştirmem için çok önemliydi. Bu nedenle yaklaşık 5 yıl yapım sistemleri üreten ve uygulayan bir inşaat firmasında çalıştım. Firma içindeki deneyim yani yapageldiğim şeyler bir rutine dönüşme eşiğini hissetiğim ve yapmak istediğimle yapageldiğim şey arasındaki mesafenin açıldığını fark ettiğim zaman yeni bir mecraya ihtiyaç duydum. Deneyimlerim ve sezgilerim bana mevcut mimarlık ofislerinden farklı bir mecrada üretim yapmamı söylüyordu. Konvansiyonel proje üreten stereotipik mimar profilinin üretim sınırlarının; karşı karşıya kaldığımız durumların çeşitliliği ve bu durumların özgün koşullarının açığa çıkartılması sonrasında ‘mesleki hizmet alanı’nı genişlettiğini düşünüyordum. Dolayısı ile sadece mimarlık alanı ile sınırlı kalmayan, farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan alandan beslenip, düşünmek, tartışmak zorunda kalacağınız bir pozisyona doğru çekilme ihtiyacı vardı. Bir de ofisiniz üretimleriniz için bir ortam, araç olmalıydı. Beslemek zorunda kalacağınız bir şirket değil. ’ddrlp’ böyle düşüncelerin içinde doğdu.
Yapı sistemleri konusunda uzun süre çalıştınız. Mimaride yapı sistemlerinin öneminden bahseder misiniz?
Mekan üretimi için doğaya eklenme biçimlerimizin araçları ‘yapı sistemleri’. İster doğal isterse de yapay olsun doğayla kuduğumuz mekansal etkileşim çatkılar, konstrüksiyonlarla oluyor. İnsanlık tarihinin ürettiği, kullandığı ve geliştirmekte olduğu bu sistemler; mimarlığın katalizörleri. Yapı sistemlerini, yapıları mimarlığın kendisi gibi görme eğilimlerimiz var. Oysa onlar insan ile oluşacak etkileşimde çıkacak mimarinin araçları. Bu nedenle sadece fizik mekansal gereklilikler için değil; tüm duyuları tetikleyen, hareketlerimizi doğuran iletişimi belirleyecilerinden oldukları için önemliler.
Günümüz mimarisini yerel ve evrensel boyutta nasıl tanımlıyorsunuz?
Enformasyon teknolojilerinin gelişmesi, malzeme ve teknolojik olanakların ve erişebilirliğin artması yerel ve evrensel boyutta olup bitenlerin görünürlüğünü arttırmakla kalmadı. Özellikle 2000’li yıllardan bu yana görünürde olanları birbirine yaklaştırdı. Eşzamanlı okunurluk, eşzamanlı oluş ve durumları da arttırdı. Farklı zaman dilimlerini yaşayan kültürler ve üretimlerini yan yana getirdi. Fakat görünürde olanlar ile olmayanlar arasında da ayrı bir yarılma yarattığını da belirtmek lazım. Tek bir zaman diliminden değil, zamanın izafiyetini haklı çıkaracak biçimde farklı zaman dilimlerini yaşayan kültürler ve üretimlerini de yan yana görünür kıldı. Herşeyin yan yana durabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu, bir taraftan da mimarlık adına bağlam-anlam ekseninde bir kırılma da yarattı. Az önce bahsettiğim yarılmanın kaynağı bu kırılma oldu. Bu kırılma yapının iç-dış ilişkilerini tamamen kopardı. Hem fiziksel anlamda hem de ilişkiler anlamında sınırlar muğlaklaştı. Özel-kamusal mekan ilişkileri de bu sınırlarda muğlaklaştı. Bugün mimarlığın belirleyicisinin gösterilebilir ve görünür olanda değil, bu muğlak sınırlar içindeki ‘ara uzamlar’da gizli olduğuna inanıyorum. Çünkü, bugün mimarlar kendilerine mimar atalarından miras kalan yapının görünür yüzü ile, kendisinden talep edilen simgesel projelerle uğraşırken; günün neoliberal politikaları ve iktidar odaklarının da bu ara uzamı kullanarak mimarlığı kendi araçları olarak dönüştürdüğünü görüyoruz.
Daha çok ne tür yapıların tasarımını yapıyorsunuz?
Bir tasarım ve proje ofisi olarak kendimizi belirli yapı tipolojileri ile sınırlamıyoruz. Aksine bazı konularda uzmanlaşmamaya çalışıyoruz. Tasarım ve proje ofisi olarak ‘esnek’, farklı durum ve koşullara hızlı adapte olabilen; yeni stratejiler üretebilen bir pozisyonda kalmaya çalışıyoruz. Günün koşulları belirli yapı tipolojilerininin de çözülmesine neden oldu. Çünkü çok farklı yapı programları yan yana ve iç içe geçebiliyor. Belirli tipolojilerde uzmanlaşmış ofislerin güncel durumlara yanıt üretemediğini görüyoruz. Buradaki püf noktası; bir tasarım ofisi olarak uzmanlaşmış kişileri bünyemizde barındırmadan; projelerin kendi bağlamına göre organize olabilen, konusunda deneyimli kişileri çalışma sürecine dahil edebilen organizasyon ve stratejiler üretebilmekte.
Şu an hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?
Şu anda sosyal içerikli, karma fonksiyonlu bir kentsel proje üzerine çalışıyoruz. Paralelinde yapım süreci devam eden bir futbol akademisi ve bir eğitim yapısı projelerimiz var.
Projeleriniz dışında da jüri üyeliği gibi çalışmalarınız var. Bunlardan bahseder misiniz?
Mimarlık bilgi alanı ile ilişkimiz, meraklarımız, üretimlerimiz bizi sadece ‘mesleki/profesyonel pratik’ dünyanın gerçekliğinden ibaret olmayan; geniş bir bilgi alanından beslenen, farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan, düşünmeye ve tartışmaya çalışan ve bu alan içinden enerjisini ve motivasyonunu alan, üretimlerini farklı mecralarda sınamaya ve paylaşmaya açan bir konuma itiyor. Bu nedenle hem akademik ortamda hem de meslekle ilişkili ortamlarda araştırmalarımızı ulusal ve uluslararası ortamlarda sunma, sergileme, seçici kurullarda bulunma, jüri üyeliği yapma gibi rolleri bu motivasyonun bir uzantısı gibi görebiliriz.
pdf olarak okumak/indirmek için tıklaynız.
söyleşiyi Turkish Buildings&Decoration sitesinden okumak için tıklayınız.
derginin tümünü pdf formatında indirmek için tıklayınız.
12/2011 IABA 2011 Uluslararası Mimarlık Bienali / Batı Akdeniz Mimarlık s:50 özel sayı
Aralık 23rd, 2011 § Yorum yapın
2011/09: Lüleburgaz Yıldızları Futbol Akademisi / LYFA / proje
Eylül 26th, 2011 § Yorum yapın
LYFA: LÜLEBURGAZ YILDIZLARI FUTBOL AKADEMİSİ
Bir süredir projenin ismini duyan, okuyan herkesin aklına gelen ilk soruların ‘neden Lüleburgaz ?’, ‘neden bir futbol akademisi ?’ olduğunu söylesem sanırım sizi pek şaşırtmış olmam. Zira projenin arka planı bu soruları bir çırpıda yanıtlamamıza izin vermeyecek denli yoğun bir ilişkiler zinciri içermekte. Bu nedenle, aşağıdaki yazı bir proje tanıtımından çok, her şeyin ‘aslında dün bitmiş olmalıydı’ hızında talep edildiği bir ortamda, bir ay sonrasına sipariş edilen bir işin aranan nitelikleri gereği, aktörlerinden, tasarım sürecine kadar nasıl iki yıla yayılan ciddi bir çalışma sürecine dönüşebildiğinin de hikâyesini barındırmaktadır. Ortamımızda, mesleğimizde o kadar çok genelleştirilmiş ‘…… neden olmaz?’ sorusu ile karşılaşıyoruz ki bilinçaltımız eylemlerimize engel olmakla kalmıyor, olabilirliklerin bile koşullarını ortadan kaldırabiliyor. Örneğin bir kamu kurumu tarafından, mevcut mevzuatlar ile nitelikli üretilmiş, kamusal işlevli bir yapının gerçekleşmesinin nitelikli bir mimarlık ürünü olarak hayal olduğu, istatistikî olarak söylenebilir. Siz de benim gibi çaba ile yaratılabilen ‘istisna’lara inanabiliyor ve bu ‘istisna’ların hikâyeleri ile ilgileniyorsanız; sizi yazının devamını okumaya davet edebilirim:
Bu projenin temel amacının futbolcu yetiştirecek bir futbol akademisi olmadığını söylemekle anlatıma başlayalım. Bu anlamda Sayın Emin Halebak*’ın da belediyecilik anlayışı ile proje; arka planında, hedefleri ile sonuçları açısından birbirinden farklı değerlendirmelere açık bir düşünce sistemi ile oluşturulmuştur.
Lüleburgaz için yapılan kentsel çalışmaların belki de en önemli özelliği kentin mekansal değil, sosyal strüktürünü kurmaya çalışan bir belediyecilik anlayışını yansıtmalarıdır. Dolayısı ile önce mekansal değil, sosyal eksikleri anlamaya çalışan, sonra bu eksikleri küçük ölçeklerde çözmeye yönelik denemeler yapıp sürekliliklerini tartan ve gerçekten işlediğini gördüğünde de yatırımların ölçeğini kentin ihtiyaçlarına göre yeniden değerlendiren bir anlayış bu. Kentlinin zenginliğinin, kentin zenginliği ilebir bütün olabildiğinde bir ‘gelişme’ kaydedilebileceğinin bilincini içermektedir.
Tasarım ekibi olarak, bir yılı aşan proje tasarım sürecini kentin sosyal strüktürünü mekan kullanımlarını ve Sayın Halebak’ın kent için çabalarını anlamaya çalışarak; çocuk parklarına kadar tek tek etüd ederek projemizin programını kentteki programları tamamlayacak yönde geliştirmekle geçti.
Projenin öncelikli hedefi 6-14, 8-16 yaş gruplarına yönelik bir eğitim ortamı oluşturulması. Üniversite giriş sınavlarında, yerleştirme oranında ülke birincisi olması ve ülkenin gayrimilli hasılasının üstündeki zenginliği, Lüleburgazlılar’ın kendi çocukları ve geleceğine yaptığı yatırımın bir başka göstergesi. Bu çalışmanın arka planında kentin içinde yapılmış başta çocuklara sonra da her yaş grubuna yönelik, küçük ölçekli şöyle adımlar var: kentin sıkışık dokusunda atıl kalmış binalar arası ya da merkez olma potansiyeli taşıyan boşlukların, çocuk oyun parkı, spor parkı, kaykay parkı, kafeterya gibi işlevleri birbiriyle destekleyerek önce çocukların sonra da ebeveynlerinin ve Lüleburgazlılar’ın açık alan kullanımlarını ve karşılıklı sosyal etkileşimini arttırmaya yönelik değerlendirilmesi gibi. Çocuk parkları; otistik ve zihinsel sorunlu çocukların, sosyal hayatın içine katılmalarına katkıda bulunan düzenlemelere kadar kendi içinde çeşitlilik içeriyor. Biçimci veya yapılmış olmak için orada değiller. Futbol Akademisi de çocukları bilgisayar başından kaldırıp sokağa çıkarmanın, sosyal olarak birbirleriyle etkileştirmenin, çocuklara (geleceğin kentine-kentlisine) yönelik kentsel çalışmaların başka bir uzantısı olarak görülmeli.
Bu tesis, eğitim ortamı olarak odağında futbol ve çocuklar olsa da sadece çocukların kullanımına yönelik değil; tüm ailelerin, sosyal çevrenin ve kentlinin paylaşımına olanak sağlayacak spor ve çeşitli etkinliklerin gerçekleşeceği bir merkez olarak ele alınmıştır.
Lüleburgaz nüfusu 100 bin olan bir ilçe. Bunun 20.000’ini çocuklar oluşturuyor. Gelir seviyesi Türkiye’nin kişi başına düşen gayri safi milli hâsılanın 2,5 katı. Bölgenin gelişmişlik endeksi ise 3.5. Ne yazık ki kentlinin bu zenginliği otomobil/araç sayısına yansımış; kentleşme anlamında oldukça yoğun yerleşim dokusuna sahip kent merkezini istila ederek kentlinin açık alan kullanımları için büyük engeller yaratmaktadır.
Projelendirilen Futbol Akademisi, Lüleburgaz’ın kent merkezinden saçaklanan önemli gelişim akslarından birinin üzerinde ve merkeze yaklaşık 2 km uzaklıkta bir konumda yer almaktadır.
Bu konumlanma, kentin merkezindeki kentsel dokunun sıkışık ve talepleri karşılayamayan fiziki çevresinin potansiyellerini dönüştürmeyi hedefleyen, yeni odak noktaları ve dinamikler oluşturarak hem kentsel dokuyu rahatlatmaya hem de kentliye yeni olanaklar yaratmaya çalışan çalışmaların bir parçasıdır.
Akademi, kapalı spor aktiviteleri ve servis yapıları dışında; açık spor alanları, kalabalık aktivitelere izin veren çevre düzenlemeleri ve park alanlarını kapsayan bir kompleks olarak tasarlanmıştır. Tüm bu alanlar, hem engelli kullanımlarına izin veren hem de bisikletle dolaşıma izin veren rampalı dolaşım alanları ile birbirine bağlanmıştır.
Projenin yer alacağı 79.950 m² ‘lik alanın peyzaj karakteri olarak referans alınmayı zorunlu kılan üç baskın özelliğinden bahsetmek gerekmektedir. Bunlardan birincisi kentsel peyzaj ile kırsal peyzajın tam arakesitinde yer alması, ikincisi ise arazi içinden geçen yüksek gerilim hattıdır. Birincisi, bu karakterle ilişkinin bölgenin gelecekteki kimliğini oluşturması açısından; ikincisi, karakterle ilişkide genel alanın kentsel planlamadan ayrı 3. boyutta baskınlığını kaybetmeyecek algı-oryantasyon ilişkilerini belirlemesi açısından önemlidir. Bir başka belirtilmesi gerekli nokta ise arazinin yüksek gerilim hattı boyunca yaklaşık 5m farkla iki kota ayrılmasıdır. Yapılaşmanın öngörüldüğü bölgenin kırsal peyzaj tarafında nehir yatağına doğru en düşük kotta yer alması başka bir tasarım kriteridir.
Arazinin genel olarak büyük ve yatayda ufkun açık olarak algılandığı güçlü bir karakteri olmasından ve etkileyici olması bir yana; insan ölçeğinin kaybolduğu bir algı yarattığından da bahsedebiliriz. Bu durum tasarım verisi olarak şöyle değerlendirilmiştir:
Ufku açık etkileyici bu yataylık, yapılar ya da çeşitli düzenlemeler yapılmaya başladığında insan ölçeğini ezmeye başlayacak, hepsinin birden algılanmaya başlanması ile yönlenme duygusu yerini kaybolma duygusuna bırakacaktır. Bu nedenle mümkün olduğunca doğal düzenlemeler ile ölçek, merak ve yönlenme duygusu organize edilebilirse; böyle bir alanın zengin kullanım olanakları, fonksiyonların ihtiyaçlarına göre insan algısına uygun hale getirilebilecektir. Bu doğal düzenlemeler, kompleks içi ilişkiler, dış ile kurulacak kontrollü bağlantılar, içten ve dıştan alana ait algılar gibi referanslar doğrultusunda tasarlanmıştır.
Eğimleri, yükseklikleri, kapladıkları alanlar ile mekansal tanımlamalar ötesinde başka kullanımlara da izin veren bu yapay topoğrafyalar sadece doğal öğeler ile değil; Dolaşım alanları ve yapay düzenlemelerde de sürdürülerek bedensel ya da tekerlekli hareketler, aktiviteler ve performanslara uygun tasarlanmış; eğimleri ise, engelli kullanımları da düşünülerek ayarlanmıştır.
Tasarımı yönlendiren bir başka temel hareket noktası da; elimizde hangi kaynakların ne olduğu ve bu kaynakların ihtiyaçlar doğrultusunda nasıl kullanılacağı idi. Sosyal etkileşim ağı içinde, bulunduğu ortamın, koşulların bilincinde paylaşılabilir, aktarılabilir ve sürdürülebilir bir sorumluluk anlayışının bilincinin önce tasarımdan başladığına inanarak; doğal veriler ile yapay eklenecekler arasında sürdürülebilir bir ilişki tanımlanmaya çalışılmıştır.
Genel yerleşim ve planlama, arazinin iki temel kotu gözönüne alınarak yapılmıştır. Alt kotta yer alan alan, akademi yapısı ve açık spor alanlarını kapsarken; üst kotta, kente ve yola yakın olan kısım park ve açık alan düzenlemelerine ayrılmıştır. Her iki kısmı da birbirine bağlayan ara bölüm ise her iki tarafa hizmet eden bir buluşma noktası, açık alan faliyetlerini kapsayan bir meydan olarak ele alınmıştır. Araç yollarının genel yerleşim ile ilişkisi; özel otomobil-otoparklar-servis araçları (ambulans, itfaiye, kamyon, vinç vs.); bisiklet ve yaya yolları, toplu ulaşım noktaları, çöp araçları gibi araçlara göre organize edilerek farklı acil durum ya da akitivite senaryolarına uygun hale getirilmişlerdir.
Bu merkezin, ‘eğitim’i sadece aktarılan bilgi olarak değil; mekânı, sosyal yaşantısı ile bir bütün olarak gören, bir ‘ortam’ olarak kavrayan anlayışın sonucu olduğunu söyleyebiliriz.
Alana eklemlenen her ürünün, kendisi dışında çok amaçlı olarak birbirlerini de bir bütün içinde tamamlıyor olması, benzer nitelikler ve ortak bir düşünce ile konumlandırılması temel tasarım hedeflerinden biri olmuştur.
Park alanı düzenlemesi de dahil; genel peyzaj karakterine ve algılarımıza ilişkin öngörülerimiz, doğal ve yapay sınırlar arasında dolaşan, tasarlanmış ama doğal bir topografyanın parçası olan yapılar, mekanlar, kullanımlar ve deneyimlere odaklanmıştır. Orada olma isteği ve zaman geçirme olanaklarını arttıracak ve sosyal etkileşimle çoğaltılabilecek mekansal ilişkileri üretmek paralelinde o yerin doğal verilerinin mümkün olduğunca nasıl kullanılabileceği de bu araştırmaların önemli bir parçasını oluşturmuştur.

Alanın bütününden yapı ölçeğine kadar aranan bu anlayışın kullanıcılara dayatılan değil, hissedilen bir düzen olarak nasıl tasarlanacağı, nasıl sürekliliğini kaybetmeyeceği, tasarım sürecine etki eden önemli sorulardan biri olmuştur.
Doğal elemanlar, bitkiler, görsel ve duyulara hitap etmekten öte, alanda pek çok duruma göre farklı görevler ve özellikler içermektedir. Bunlar yapay elemanlar ile bir bütün olarak bazen mekansal, görünmeyen ilişkileri ile bazen altyapıya destek veren, bazen de duyularımızı harekete geçiren deneyimler yaratabilirler; ekolojik filtrasyon yapan, doğal döngülerle yaz-kış, güneşin hareketi, mevsimlere göre değişken, renk, koku farklarıyla, gölge ışık etkileri ile, boyutları ile mekan tanımlayan, görsel ya da fiziksel ayırıcı ve sınır yaratan, ‘su’ ile ilişkilerde, su tutucu, yer yer kökleri ile doğal filtrasyon yapan, yer yer gürültü tutucu, örtücü özellikler içerebilirler.
Başta da belirttiğimiz gibi yapay ve zorunlu oluşturulmuş bir peyzaj örtüsü yerine mümkün olduğunca kent-kır arakesitinde doğal kalabilen, karakterini sürdürebilen bir örtü düşünülmüş, yoğunlukla yerel bitki kullanılmaya çalışılarak doğal örtünün alan içinde kolay uyum sağlayabilen ve gelişebilen yaşamsal süreklilik içermesine olanak sağlanmıştır.
Bir peyzaj örüntüsü oluşturan yapısal ve doğal elemanlar kendi aralarında sınır ilişkileri üreterek örtü içinde bir çeşitlilik oluştururlar: araç, yaya, hem araç hem yaya hareketinin olduğu yerler otoparklar, yürüme yolları, doğal yüzeylerle karşılaşmalar, mekansal olarak bazen görsel bazen fiziksel sınır yaratan ağaç ve bitkiler, bazen meydanlar, futbol sahaları gibi büyük boşluklar, yer yer üzerine oturup dinlenilen alçak duvarlar, bazen yanından geçilen yüksek duvarlar gibi. Bu örüntü, bazen gölge yaratan, bazen rüzgarı kesen, bazen gürültü bariyeri görevi gören, farklı kokuların eşlik ettiği pek çok deneyim ve yolculuğu barındırır.
Alanın geneline bakıldığında birbirinden hem farklılaşan hem de birbirini tamamlayan bu 3 alanın ortak bir tasarım dünyasının parçası olarak ele alınması, bu dünyanın o ortamda yer alacaklar için baskın, kendini dayatan bir belirleyici olmasından çok; arka planda kalan, hissedilerek kavranan bir parça-bütün düzenine sahip olması ve buradaki yaşantının kendini nasıl geliştirip, çoğalatabileceği; tasarım sürecinin belki de en hassas yaklaşılan konuları olmuştur.
Görünmek ve kendini göstermek üzerine odaklanan nesne-bina merkezli mimarlıktan kaçarak, daha az görünür olmak; arkasında son derece teknolojik, zengin ve güncel bilgiler barındırmasına karşı Lüleburgaz ölçeğinde mütevazi olabilen ve yerine ait olmaya çalışan bir mimarlık için çok çaba harcadığımızı söyleyebilirim.
Düşüncelerimizin proje ve mimari ürüne yansıması konusunda bize bilgi, görgü ve fikirleri ile katkıda bulunan, cesaret veren, Sayın *Emin Halebak’a teşekkür ederiz.
Boğaçhan Dündaralp, mimar, ddrlp
*Lüleburgaz Belediye Başkanı
LYFA künye
Proje Adı: Lüleburgaz Yıldızları Futbol Akademisi/LYFA
Proje Yılı: 2010
Yer: Lüleburgaz-Kırklareli
Alan Yüz Ölçümü: 79.500 m²
Kapalı alan: 6.350 m²
İşveren: Lüleburgaz Belediyesi
Tasarım Ekibi: Boğaçhan Dündaralp, Berna Dündaralp, A. Burcu Köknar, Lale Ceylan
Statik Projeler: Tektaş Mühendislik, Büro İstanbul
Mekanik Proje: Akım Mühendislik
Elektrik Proje: Vis Mühendislik
yayın sayfalarını pdf olarak okumak/indirmek için tıklayınız.
2011/07: bostana alternatif proje girişimi / haber – hürriyet gazetesi
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
Sizi tanıyabilir miyiz?
Hayat pergelinin sabit ucunu Kuzguncuk’a saplamış; Kuzguncuk’ta yaşayan ve çalışan bir mimarım*.
Kuzguncuk Bostanı’nın semt için taşıdığı önem nedir?
Kuzguncuk; İstanbul’ un yoğun yapılaşma, sürekli ve hızlı dönüşüm trafiğinden ya da son dönemlerdeki kentsel dönüşüm adı altında yapılan tepeden inme ‘gentrification’ ya da soylulaştırma’, ‘yerinden etme’, ‘değer arttırma’ gibi kentsel operasyonlardan kendini koruyabilmiş, ‘yavaş’ dönüşüm yaşayan, otantik varoluşunu, dokusunu, karakterini koruyarak gelişen, İstanbul’ da kalan belki de tek Boğaz köyü. Bostan ise bu kentsel doku içinde kalan, son yeşil boşluk olarak hem yerel yönetimler, hem de ekonomik iktidarların İstanbul’un hızlı kentsel dönüşümünün Kuzguncuk’ taki anahtarı olarak her 10 yılda bir gündeme taşıdığı; simgesel değeri kullanım değerinin ötesine geçmiş bir yer.
Bostan, önemli bir yeşil bir alan, biraraya gelme, dinlenme ve paylaşım alanı olmasının ötesinde; Kuzguncuk’luları ortak bir değer için bir araya getirebilen, sosyal segregasyonu, farklı fikirleri, çatışmaları ortadan kaldıran, farklı dünyalardan insanları bir araya getirebilen, sosyal paylaşımı açığa çıkartan önemli bir değer…
Kuzguncuk Bostanı bugün ne tür bir tehditle karşı karşıya?
Kuzguncuk bir taraftan İstanbul gibi hızlı dönüşümün yaşandığı bir kentte kendi kimliğini koruyarak ağır evrimleşebilme dinamiklerini üretebilmiş; bir taraftan da kentleşme ile kaybedilen pek çok olgunun hala varolabildiği bir yaşam alanını temsil ediyor. Aynı zamanda göç alan da bir semt. Ancak bu göç; gün geçtikçe artmasına rağmen hızlı bir dönüşümle değil; müzakere, karşılaşma, kabullenme, karşılıklı birbirinin varlığını kabul ederek ilerleyen bir süreçle gerçekleşiyor. Bu nedenle neo-liberal ekonomilerle üretilen hızlı kentsel dönüşümlerde olduğu gibi alt-ekonomiyi, ekonomik dengesizlikleri, komşuluk ilişkilerini ortadan kaldıran, bölgeler arası ekonomik göstergeleri uçlara taşıyan ayrışmalar burada gözlemlenmiyor. Bostan’ın karşı karşıya kaldığı tehdit temelde bu karaktere yönelik. Bu tehdit; varolan dengeleri altüst edecek, örneklerini Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Balat gibi kentsel müdahalelerde olduğu gibi tepeden inme karar ve anlayışları temsil eden, hızlı sonuç elde etme yaklaşımlarının ta kendisi…
BostanA Alternatif Proje Girişimi’nden ve amacından bahseder misiniz? (Projeyi kimler başlattı, kimler sürdürüyor, kimler destekliyor? Bu girişiminde nasıl bir rol üstleniyorsunuz, açıklayınız lütfen)
BostanA Alternatif Projesi Kuzguncuk’ta benim gibi yaşayan ve çalışan mimar arkadaşlarım: Tülay Atabey Onat, aynı zamanda eşim ve ortağım Berna Ocak Dündaralp ve Lale Ceylan ile hazırlamaya başladığımız, Kuzguncuklularla birlikte geliştirmeye çalıştığımız bir proje…
Proje; tepeden inme karar mekanizmalarının ürettiği sözde ‘eğitim’ kılıfına sokulmuş, alanın fiziksel varlığını ‘tehdit eden’, ‘yok eden’, ‘değerlerini ortadan kaldıran’ iktidar alanlarını temsil eden, bina formatı dışında olanakların da mevcut olabileceğini göstermeyi amaçlıyor. Bu alanın ‘kentsel değeri’ne başka bir bakış, farklı bir paradigma öneriyor. Geçmiş 10 yıllardaki direnişlerden, 2011’deki direniş içinde bu proje bir farklılık yaratacaksa; naif kalarak ‘yeşilimize dokunmayın’ demek yerine, bugünün kentsel dinamiklerini kavrayarak mevcut değerini kaybetmeden, kendi üretim, sosyal ve ekonomik modellerini de içerecek biçimde bu alana ilişkin yaklaşımların ‘tek bir model’ üzerinden kurulamayacağını tartışmaya açıyor. Konuyu yeni bir müzakere alanına taşımayı amaçlıyor.
Girişim, bu yeşil alanın geleceği için nasıl bir proje ortaya koyuyor?
Bizler önce kendimizden başlayarak, bilinen mimar kimliğimizi bir yana bırakarak, “Mimarlıkta kulladığımız araçları bu alanın kollektif, katılımcı gelişimi için yeniden nasıl kullanabiliriz ?” sorusunu sorduk. Sosyal bir aktör olarak mimar varlığımızı önce medyum olarak tarifledik ve şu ana kadar Bostan’nın yaşama ve kullanılma biçimlerini görünür kılmaya çalıştık. Sonra da katalizör olarak hem Bostan’ın hem de elimizdeki imkanların potansiyellerini araştırarak, var olanın değerlerini kaybetmeden, binalaşmadan, gerekirse geçici, sökülüp-takılabilir hafif yapılarla bu kullanımları nasıl çoğaltılabilir, zenginleştirebilirizin peşine düştük. Bu kullanımlar matrisi sadece olası başka fikir ve önerilerin birer örneklemesi… Dolayısı ile ucu gelişmeye açık bir çalışma modeli. Bu model kamusal kullanımlar dışındaki aktivetelerin varolabilmesi, kendine bakabilmesi ve gelişebilmesi için bir ekonomik modeli de içermek durumunda.
‘Mülkiyet hakkı’ ndan çok ‘kullanım hakkı’ na odaklanan bu çalışma; bu anlamda sadece olageleni ve zenginleşme potansiyellerini görünür kılmak için bir araç. Eğitimin, paylaşımın, üretimin binalar olmadan da varolabileceğini gösteren, asıl kaynakların paylaşıma açık gönüllü insanlar ve herkese ait bir ortak bir paylaşım alanı olduğunu hatırlatmaya çalışan bir aracı…
Şu anda yaptığınız çalışmaları anlatır mısınız, sizlere destek olmak isteyenlere mesajınız nedir?
Bostan, sadece kendi imkanları ile değil, çevresi ile de beslenen, yaşayan ve her defasında bize yeni potansiyeller vaad eden bir ‘yer’. Bu nedenle çalışma hem katılımlar ve fikirler ile geliştirilmeye çalışılmakta, hem de hayata geçebilmesi için mümkün koşullarını aramakta ve çok aktörlü gönüllü girişimlerle devam etmektedir. Hem geliştirilmesinde ve hayata geçebilmesinde her türlü gönüllü katkıyı bekliyoruz. Bizce buradaki girişimin sonuçları sadece Kuzguncuk’luları ilgilendirmiyor; aksine İstanbul ve dünya ölçeğinde yürütülen, sürdürülebilir olmayan, tepeden inme ve ekonomiyi denklemlere indirgemiş neoliberal kentsel politikalara karşı yürütülen modellerden biri olarak da önem kazanıyor…
*Boğaçhan Dündaralp, mimar/ BostanaA alternatif Proje Girişimi
_ haberi online okumak için tıklayınız.
_ yapi.com.tr haberi için tıklayınız.
2011/06: XXI 100. sayı / yüz yüze
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
Esenboğa Havaalanı; ESSA /Ercan Çoban, Suzan Esirgen, Süleyman Bayrak, Ahmet Yertutan
Esenboğa havalimanı ile ilk karşılaşmamda beni boşluğu, ölçeği ve ıssızlığı ile deneyimlediğim pekçok havalimanından farklı bir algı içinde bırakmıştı. Yolcu hazırlık alanları ile apron bölgesini keskin biçimde ayıran ‘boşluğu’ ile bir havalimanı tipolojisinden çok alışveriş merkezi tipolojisinin havalimanına uyarlanmış hali gibi algılamıştım. Hareket üzerine odaklı bir yapı tipolojisinin, birikme ve görme odaklı tipolojiyle yanıtlanması ilginç sonuçlar doğurduğunu düşünmüştüm. Sonraki deneyimlerimle birlikte; hareket halindeyken yapı içindeki yaşantıdan çok, binanın kendisini ve materyalize ıssız yüzeylerini görmek, insanın birikmeden hızla yapıdan uzaklaşabilme durumu, seçilen malzemeler ile kurulan yabancılaşma ve büyük galeri boşlukları içinde insanın ölçeğinin kaybolması gibi gözlemlerim; bu yapıyı neden kendini gösteren, şık ama diğer taraftan da ıssız ve boş bir yapı olarak algıladığımı farkettirdi.
The Seed; NSMH/ Nevzat Sayın
‘The Seed’ , görünmemek, kamufle olmanın kavramlaştırıldığı; yalının bahçesine kendini gömerek, görünen yüzeylerini bahçe duvarı kimliğini sürdürmeyi tasarımının odağına almış bir yapı. Bu yapı duru ve rasyonel tasarım düşüncelerinin kayıtlarını yapısallaştırarak, yapılarında izlenebilir kılmayı başaran, yaklaşımını ‘az’ la ifade edebilen bir mimar olan Nevzat Sayın’nın elinde nasıl biçimlendiği benim için önemli bir soru olmuştu. Yapıyı deneyimlediğimde bahçe-yapı-tohum ( yumurta formundaki salon) arasındaki ilişkinin sorunlu yanlarını görünce kendime önemli bir ders çıkardığımı söyleyebilirim. Bahçedeki ağaçlar arasında konumlanırken planemetrik düzlemdeki elips’in bir tohum metaforu olarak biçimlenmesi, gömülü olanın cazibesini ve potansiyellerini vaad ederken; yapı içindeki ilişkilerin yarısı gömülü yarısı hisedilen tohumu göstermek adına ne kadar zorlatıldığını, yapı ‘içi’nin tasarım düşüncesinden farklı bir yapı ‘iç’ine dönüştüğünü görünce kendi kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum: “bir tasarım düşüncesinin temsil edilmesi ile onun vaad ettiği duygunun ve atmosferinin oluşturulması arasındaki farkı iyi örnekleyen bir yapı olmuş…”
Boğaçhan Dündaralp, mimar,ddrlp
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ xxi dergisini 100. sayısını online okumak için tıklayınız.
2011/05: parçalayarak birleştirmek / LYFA / proje
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
2011/04: yasak mı? o da nedir? / görüş-tartışma
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
YASAK! mı ? O da nedir?
Gündelik hayatın içinde varlığı hissedilen, görünürlüğü tartışmalı, görünür olduğunda varlık nedeni ile işlevi arasında pratikte bir çatışma alanı yaratan, pratikte anladığımız, teoride tam da kendini tanımlamayan, tanımlatmayan bir ad: ‘yasak’.
I
Bolca anlam ve algı kayması içinde adını anıyoruz; ‘Kural’,‘yasa’, ‘tabu’, ‘kanun’, ‘haram’… gibi kısıtlayıcı olma özellikleri ile bilinen diğer kelimelerle iç içe kullanıyoruz. Kökeni Moğolca ‘yasa’ sözcüğü olan bu kelime, bizim bugün anladığımız yasak (forbidden) dan farklı oysa… ‘Yasa’ kelimesinin kökeni ‘töre’ yani ‘gelenek’ olarak işaret ediliyor. Bu anlamda doğu-batı ikileminde bölünmüş zihnimizin, ‘yasak’ karşısında teoride ve pratikte farklı algılar, yorumlar üretmesi pek de olağandışı bir durum olmasa gerek.
Temelde anlam olarak toplumsal yaşama dair düzenlemeleri kapsayan ve asıl görevi temel özgürlükleri korumak olan ‘yasak’; bazı olası durum ve davranışlara kısıtlama getirerek toplumu ve toplum nezdinde tüm bireyleri korumak iddiası taşır. Hem yasaklanmış olan şeyi hem de yasaklayan kuralı ifade eden, bu garip kelime yukarıdaki bahsettiğimiz nedenlerle yeterince kafa karışıklığı barındırsa da bu içerik; toplumsal bir uzlaşı için yeterli görünebilmektedir. Ancak, düzenleyici otoritenin ne, kim olduğu, bu durum ve davranışların ne olduğu ve nasıl uygulandığı konusuna gelince pratikte bu iş yeniden oldukça tartışmalı bir boyut kazanır. Hele bu, bir iktidar alanı olarak, hür iradenin toplumsal yaşam içindeki rolünü belirleme konusundan sapıp; toplum içindeki bireyler arasında örtük bir ayrışmanın aracı olarak kullanıldığında, konu artık iyice içinden çıkılmaz bir boyut kazanır.
“Yasalar doğru oldukları için değil, yasa oldukları için yürürlükte kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıl dışı bir güçten gelir. Yasa koyanlar da çok kez budala ya da eşitlik korkusuyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl olursa olsunlar, insandırlar sonunda, her yaptıkları şey ister istemez sudan ve değişkendir. Yasalardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır?” – Michel de Montaigne
II
‘Tasarım’ ve ‘yasak’ ikilisine bakarsak; bu ikili içinde ‘yasak’, tasarımcı için olmazsa olmaz görünen, gereklilik ile bağımlılık sarkacında hareket eden yeni bir anlamlar kazanır:
‘Yasak’, amacı yaratmak olmayan, sınır belirleme ve kontrol etme üzerine kurulu bir eylemi, durumu tarif eder. Tasarım için ‘yasak’, bu anlamda hayal gücü ve yaratıcılığın sınırlarını belirleyen bir kavrayış üretmektedir. Ancak tasarımcılar için ‘yasak’ genelde bir meydan okuma olarak algılanır. Yerleşik kalıpları bir yana bırakıp, farklı bir şekilde bakabilmenin imkanını görünür kılması açısından varlığı önemlidir. Yoksa da çoğunlukla da talep edilir… Burada talep edilen ‘yasak’ en geniş anlamıyla sınır belirleyenler kümesini temsil eder. Ve çoğu kez tasarım sürecine dışarıdan katıldığında bu içeriği kazanır. Bir de tasarımcının zihninde inşa edilen, yazılı kayıtlarına ulaşılamayan ve deneyimlerle güçlenerek biriken, zamanla da kurtulunması zorlaşan bir otokontrol, otosansür, içgörü oluşturan, refleks olarak üretilen, gizli yasaklar kodu vardır ki; sanırım bir tasarımcı için en tehlikelisi de budur. Deneyim ve süreklilik adına üretimleri kontrol eden, tabularla işbirliği içinde örgütlenen bu kodlar; kendine -taze olana göre- daha hızlı ve kolay bir meşruiyet zemini bulur. Bir tasarımcı için kendi yaşadığı kültür ile etkileşimi sonucu zihninde inşa ettiği, üretim anına kadar görünmeyen ve eylemlerine pranga vuran bu düşünme kalıpları, en az dıştan gelenler kadar ‘tasarım süreci’ nin bir parçası olarak sorgulanmayı hak eder.
Sorular:
- Öğrenim gördüğünüz yıllarda karşılaştığınız tasarımsal yasaklar nelerdi?
Tasarımsal bir yasak hiçbir zaman konmazdı. Ama ‘mimarlık=bina’dır düşüncesi üzerine kurulu bir eğitim aldığımız için, teknik olarak binanın inşa edilebilirliği, kendini az riske atan, fonksiyon/işlev şeması doğru çalışan, kendi tipolojisine uyan, modernist öğretinin ’form-fonksiyonu izler’ aforizmasıyla terbiye edilen bir ortamdan geçtim diyebilirim. 1992-97 yıllarında eğitim aldığım, post-modernizm ve dekonstrüktivizm’in izlerinin mimarlık ortamında tartışıldığı yıllar olmasına rağmen; proje stüdyoları kent, bağlam gibi konuların neredeyse hiç tartışılmadığı, bağımsız parsellerde, konut,otel,hastane,kongre merkezi gibi yapı tipolojilerine ait verili programların fonksiyon şemaları ile geliştirildiği, sonra bunların 3. boyutta kabuklaştırıldığı, süssüz-bezemesiz beyaz prizmaların kompozisyonları ile mimarlığın arandığı ve bir tür ‘model’ olarak formülleştirildiği bir ortamdı… Okuldaki mimarlık eğitimi hayatımın böyle bir ortamla mücadele ile geçmiş olması; belki de yukarıda anlatılanları benim kendime yasakladığım bir yaklaşım haline getirmiş olabilir.
- Bugün bir tasarımcı/kuramcı olarak yasaklar ve tabularla karşılaşıyor musunuz?
Yukarıda ‘tasarım’ ve ‘yasak’ ikilisine ilişkin değerlendirmemde dillendirdiğim gibi yasaklar ile hem içten hem de dıştan karşılaşıyorum. Hepsinin var olması ama hiç birinin gerçek olmaması; bir tasarım süreci için en zorlayıcı nokta kuşkusuz. Her defasında yapılı çevrenin dayattığı olasılıklar, zorunluluklar, kabuller, yargılar daha baştan sizi çaresiz bırakıyor gibi görünüyor; ancak tasarım sürecinde hepsiyle müzakereye başladığınızda birer birer yok oluyorlar… Tıpkı uzakta gördüğünüz kocaman, gri bir duvar zannettiğiniz şeyin yaklaştıkça bir sis olduğunu anlıyarak ve içinden geçip gidebilmeniz gibi.
- Dünyada ve Türkiye’ de tasarım yasakları bağlamında nicelik ve nitelik olarak farklar var mı? Yani, Türkiye bir yasaklar cenneti mi?
Kendimi bu soruya yanıt verebilecek kadar deneyimli görmüyorum. Ancak Londra’ daki gözlemlerim bana şöyle bir yorum yaptırtmıştı: Kurallar ve tarif edilen sınırlar teoride ve pratikte o kadar birbirini karşılıyor ki; bir mimar o sınırlar tarafından belirlenen süreçte aslında tahmin ettiğinizden daha nitelikli ürünler üretebiliyor. Benim yaşadığım ortamda ise tüm o sınırlar kağıt üzerinde ve sözde var. Resmi ya da gayriresmi sınır denetçileri dahil, kimse bunları işler kılmadığı, uymadığı için de zamanımızın çoğunu tasarımın kendi içsel yolculuğundan çok tasarımın oluşacağı ortam ve koşulları oluşturmakla geçiriyoruz.
NL Architects’ten Walter Van Dick ile sunumlarımız sonrası sohbet etme fırsatım olmuştu. Sunumumu özellikle de tasarım yaklaşımım çok ilginç bulduğunu söylemişti. Sunumumda aktörler ve koşullar üzerinden kurulan, baştan belirlen(e)meyen bir tasarım süreci izlediğimizden; bu sürecin de ancak sonunda anlatılabilir hikayeye ulaştığından ve her defasında farklı olan bir tasarım stratejisi üretmeye çabaladığımızdan bahsetmiştim. Sohbetimiz sırasında keşke sizin gibi basit bir fikir ve onun evrimleşmesi üzerine kurulu tutarlı bir tasarım süreci oluşturma ve bunu anlatma şansımız olsa demiştim. Çünkü bizim böyle bir fikrimiz olsa bile; bunu baştan ifşa etmemiz ve oldurmaya çalışmamızın baştan onu ne hale dönüşeceğini bilmediğimiz bir sürece iteceğini; aktörler ve koşulların bunu her defasında hatta uygulama sırasında bile manipüle etme, değiştirme eğiliminde olduklarını anlatmaya çalışmıştım. O da çok anlam verememişti doğrusu…
“Bizim eskiz ve düşüncemiz yapının inşası bitene kadar mal sahibi de dahil kimsenin değiştiremeyeceği şekilde haklarımız saklı olarak ilerler. Bizim bütün bu haklarımızı koruyan yasal düzenlemeler var.” demişti… Ben de herşeyin belirsiz ilerlediği bir ortamda kendi alanınızı belirlemek gibi zor çabaya ihtiyaç duyduğumuzu, pek çok kişinin de bu çabayı harcamadığı, kendine akışa bıraktığı için de mesleki anlamda, üretimlerin niteliği anlamında büyük bedeller ödemek durumunda kaldığımızı anlatmıştım.
- Kendi yaşam süreniz içinde yasakların dünyada ve Türkiye’de nitelik ve nicelik değiştirdiğinden söz edilebilir mi?
Dünyayı ve Türkiye’yi bilemem ama benim bakışım ve algılamamın değiştiğini söyleyebilirim.
Genel bir değişimden çok; etkileşim ve iletişim yüzeyinin artması, sürtünme yüzeylerinin azalmasından bahsedebiliriz belki… Bu da değişimden çok çoğalmanın bir göstergesi olarak algılanabilir.
- Yasaklar, tasarım dünyasındaki değişimin dinamiklerinden biri olarak tariflenebilir mi?
Kuşkusuz. (bkz. Yukarıda ‘tasarım’ ve ‘yasak’ ikilisine ilişkin yapılan değerlendirme)
- Tasarımda yasak kavramını anlatmak için örnek niteliğinde bir düşünsel ve/veya tasarımsal ürün adı verebilir misiniz?
Lars von Trier, ‘Beş Engel’ (The Five Obstruction/2003) filminde; ustam dediği Jorgen Leth’in yıllar önce çektiği kısa film “Perfect Human -Kusursuz İnsan”ı ; Haiti’ye taşınmış, huzurlu bir hayat süren yönetmen Leth’ i sarsmak ve onu kendine getirmek için beş kez daha çekmesi için ikna eder. Ancak her çekim Trier’ in koyduğu engellere göre gerçekleştirilecektir. Leth anlaşmayı kabul eder ancak Trier zamanla tatmin etmesi güç ve istekleri bitip tükenmeyen birine dönüşür. Leth aylarca Küba’ dan Hindistan’ a uzanan uzak yolculuklar yaparak filmlerini gerçekleştirir ancak Trier hatalara karşı sert ve acımasızdır. Leth, Trier’ in kurallarına göre filmlerini çekerken bir kurala uymaz. Buna karşı bir sonraki kural’ da Trier ceza olarak “Kural yok herşey serbest…” der…
Boğaçhan Dündaralp, mimar
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ metni .pdf formatında görmek için tıklayınız.

“YASAK! mı ? O da nedir?” metni is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.
2011/03: boğaçhan dündaralp / genç mimar
Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın
2010/12: imkanmekan / tersane / urbanruler
Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın
2010/07: pritzker yürüyüşü / sanaa / görüş-tartışma
Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın
PRITZKER YÜRÜYÜŞÜ
“Bilinçaltımızda geleneksel Japon mimarlığının izleri bulunuyor olabilir, ama biz kendimizi özellikle Japon mimarlar olarak görmüyoruz” Kazuyo Sejima/SANAA
SANAA’nın diğer kurucu ortağı tarafından dile getirilen bu sözler; başta Japonya olmak üzere, Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda, İsviçre, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamlanmış binaları olan bir ekibin 2010 yılında pritzker ödülünü almasını şaşırtıcı kılmasa gerek. Oysa, bu ödülün onlara gitmesi SANAA’nın işlerini ilgi ile takip edenler arasında ne kadar tartışıldı? Mimarlığın görünen güncel hatlarının (mainstream) hep dışında kalan, özgün ve keşfe değer bir mimarlık sunan SANAA’nın algılardaki o özel konumuna ait farklı tezahürlerin, bu tartışmalar içinde Pritzker ödülü aracılığı ile karşı karşıya geldiğini gördük. Tartışmalar, SANAA’nın o özgün dünyasının bir yanda sürekli yeniyi ve fark yaratmayı talep eden post-endüstriyel dünyanın çekim alanına bu ödül aracılığı ile iyice çekilerek yeniden ‘biçimlenme’si diğer yanda da yapılagelenin bir ‘biçimlenme’ kategorisi yaratılması için bir meşruiyet zemini olarak kullanılmasını işaret ediyorlardı. Her iki durum da SANAA’nın bundan Pritzker sonrası üretimleri için olası ‘değer’ kayıplarına yönelik endişeleri dile getirdiği kadar, tıpkı Peter Gabriel’in ‘Here comes to the flood’ şarkısında olduğu gibi insanlığın, kendi evrimi açısından ne kadar umutsuz bir ortamda olduğuna dair kaygıları da bize hatırlatmaktadır.
Buradaki ‘biçimlenme’den ne kast edildiğini biraz açmakta fayda olabilir. Biçimlenme: üretimin doğasında olan sürecin, sonuç ürünlerine yansıyan nitelikli sürekliliğinin bir tür formülasyona ve talep edilen şeyin kendisine dönüştüğü; özgün olanın açığa çıkışını doğal süreçteki ilişkilere bırakma riskinin alınmadan, eldeki birikimle ve yaklaşım dili ile baştan öngörülmeye çalışıldığı bir tür oluş hali olarak ifade edilebilir. Bu sayede üretimler, süreçlerden doğan, anlamını bağlam ve koşullarından üreten özgün oluşlardan çok, bir ‘biçimlenme’ kategorisine dönüşen ve klonlanarak da başkaları tarafından da çoğaltılabilen, artık öznelerin önemini yitirdiği (öznelerden çok kategorinin önem kazandığı), bir kategorinin temsiliyetine dönüşme riski taşırlar.
Peki Sanaa’nın kendi özgün üretimini sürdürmesi önündeki bu ‘risk’, neden SANAA özelinde tartışmaya değer bir durum oluşturmaktadır diye sorulabilir? Tüm batı tarihinin felsefe tarihi de başta olmak ‘biçimlerin’ tarihi olarak görebilirsek eğer , ‘batı’dünyasından gelen bu ödülün’ batı mekan geleneği açısından ‘yeni’ bir ‘biçimlendirme’nin ortamını hazırladığını söyleyebiliriz. Belki de altında yatan nedeni yalnızca Sanaa’nın Japonya merkezli olması ya da Batı’nın (kendi gündemi ekseninde) ilgisini çekmelerinde aramamak gerekir. Sejima’nın da dediği gibi bunu bizzat kendilerinin de talep ettiği bir karşılaşma olduğunu görmek gerekebilir. SANAA için Rem Koolhaas’ın tek rakibim demesi boşa olmamalı.
‘Biçimlendirme’ dünyasının mimarlığın da en baskın dilemması olduğunu söyleyebiliriz. Bir taraftan tasarımın doğasına aykırı olarak çeşitli katılımcılar arasındaki diyolog ile gelişen, baştan bağlamın sınırlarını öngörülemez kılan, sonucun süreç içinde oluştuğu bir durum; diğer taraftan mimarın tüm bağlamı biçimlendirecek, indirgeyecek bir tasarım dili geliştirme zorunluluğu… Doğası gereği mimari, bir iletişim biçimidir ve ortak kurallar olmaksızın gerçekleşmeye meyillidir. Mimarlık uğraşı, ‘ideal’ olana ulaşmayı beyhude kılan ve bu iki durumun arasındaki dengeyi arayan bir uğraşa dönüşmektedir.
Kültürel farklılaşmalar bu uğraşı çeşitlendirirken uygarlık tarihi bize; doğu kültürlerinin bu ‘dilemma’yı metafizik boyutları ile daha bütünsel ve zamansız olarak algıladığını, batı kültürlerinin ise bu mücadeleyi zamansal kesitteki değişkenler çerçevesinde kendi üzerine biriktirerek yöntem ve araçlarla araştırdığını göstermektedir. Bir tarafta mücadele tarihi daha ‘zamansız’ bir uğraşa dönüşürken, diğer tarafta mücadele tarihi bir ‘biçimlendirme uğraşı’ ve artzamanlı gelişen ‘biçimler’ tarihine dönüşür.
Sanaa’nın Pritzker ödülü alması sonrası batı kültürü ile yapacağı alış-verişin ve ‘batı’ gündeminde yer alma hallerinin, kendilerini vareden duruma karşı nasıl bir risk alanı oluşturabileceği ve üretimlerini nasıl etkileceği ‘tartışması’nın sürekliliğini koruyacağını düşünerek bu noktada şu soruları sorarak konuyu biraz daha açmak iyi olabilir:
Sanaa’nın üretimleri bu eksende nerede duruyor ve Sanaa’nın üretimini özgün kılan nedir ?
Üretimlerinin arkasındaki özgün durumu; doğu kültürünün doğasından beslenen, kolay tüketilemeyen, sindirilemeyen ve batının kendi rasyonel dünyası içinde bir türlü beceremediği, belki de beceremeyeceği bir tür görünür olmayan bir ‘fazlalık’ tan aldığını söyleyebiliriz. Ancak bu ‘fazlalık’ batı dünyasının ilgisini çekmek için yeterli görünmemektedir. Batı’nın kendi gündeminde yer alabileceğine inandığı, kendi mekan tarihi üzerine eklemleyebileceği bir şeyleri keşfetmiş olması gerekmektedir. Zira bahsettiğimiz ‘fazlalık’ın çok güçlü bağlarla bağlamına, yere ve kültüre bağlı çok ilginç örneklerine farklı kültürel üretimlerde rastlamamıza rağmen sadece batı’nın gündeminde olmadığı için görünür olmayan pek çok farklı mimarlıktan bahsedebiliriz. Sanaa’nın dahi bu kapsamda söz edelebilecek yapıları vardır. Örneğin Japonya’nın kültürel bağlamı ile sıkı ilişki içinde olan Pritzker Ödülü çerçevesinde (basın kitinde yer almayan) pek gündeme getirilmemiş, ama konut anlamında oldukça ilginç bir deneme olan ‘Moriyama House’ ya da ‘House A, S House, House in a Plum Grove, Small House, Flower House’ ev projeleri gibi… Görünürlükleri, kendi mimarlık anlayışlarının kültürel karşılıklarının daha belirgin olduğu Japonya’daki bu küçük konut projelerinden çok, Japonya dışında farklı kıtalarda yaptıkları projelerle olmuştur.
Sanaa’nın becerisi, kendi kültürüne ait beslenme kaynaklarını kaybetmeden, ele alış biçimlerini dünyanın farklı yerlerinde, farklı coğrafya, kültür ve bağlamlarda yeniden üretebilme becerisinde gizli. Bu çalışmaların müze, okul, sanat galerisi gibi kültürlerüstü yapı tipolojilerinde yer alması görünürlüklerini ve algılanmalarını da kolaylaştırmıştır. Japonya’daki O-Museum, Almere Hollanda’daki Stadstheater Almere “De Kunstlinie”, Kanazawa Japonya’daki 21. Yüzyıl Çağdaş Sanat Müzesi, Toledo ABD’deki Toledo Müzesi Cam Sanat Pavyonu, Essen Almanya’daki Zollverein School ve New York’taki New Museum bunlar arasında sayılabilir. 2009 Yılında Londra’da yaptıkları Serpentine Pavyonu ise Sanaa’nın belki de mimarlıklarının en rafineleştiği örneklerden biri olarak kendilerine uluslararası ortamda önemli bir konum kazandırmıştır.
“Bugünün küresel çağında bir kültürün temsilcisi olmak ya da ‘yerel’ olmak ‘mimarlık’ bağlamında ne anlama geliyor?”, “Doğu-batı ekseninde güncelliğini kaybetmeyen belki de kaybetmeyecek tartışmalar bu bağlamda nerede oturuyor?” gibi alt tartışma başlıkları açabiliriz. Ancak bu noktada Sanaa’nın kendine özgü duruşunu, projeleri üzerinden ve hem batı dünyası, hem de doğu dünyası ile nasıl ilişkilendiklerini okumaya çalışarak devam etmeye çalışacağım. Bu okumalar yeri geldikçe de bu sorularla ilişkilenebilir gibi görünmektedir.
Batı kültüründe mimarlığın ‘biçimlenme’ üzeriden okunduğundan bahsetmiştik. Bu ister kavramlar yoluyla, ister mekan, isterse de form üzerinden ele alınsın, biçimlenmenin bir kimlik üretimi ve sürekliliğini nesne /yapı üzerinden görünür kılan bir beklenti üretir…
SANAA’nın işlerine baktığımızda;
Yapıların (monochrom / tek renkli)neredeyse hepsinin beyaz ve zemin, duvar ve tavan gibi ayrımları yok ederek kullanmaları,bu özelliklerin uca taşındığı Rolex Center’da tüm mekansal ayrımların yapı içinde oluşan topografya içinde gelişmesi, diğer yandan, özellikle strüktürün inanılmaz ölçüde narinleşmesi, bunun Naoshima Marine Station, Rolex Center ‘da şaşırtıcı derecede ince boyutlara ulaşması ve özellikle camın kullanımı belki de en karakteristik özellikleri sayılabilir. Sınır ve iç-dış ayırımı yaratmamak için camı olabildiğince doğramasız kullanmaları, Kanazawa veToledo Museum’da olduğu gibi eğrisel cam yüzeyleri, hem dış dünyayı üzerlerinde deforme ederek kısmen yansıtmaları ve “görünür” kılmaları, bazı noktalarında da tam şeffaf olarak görünmez kılmaları ya da doğraması gizlenmiş aynalı cam cepheler kullanarak binalarını kent içinde kamufle etmeye ve görünmez kılmaya çalışmaları. Ya da Serpentine pavyonunda olduğu gibi ‘yansıma’yı bu sefer örtünün tüm iç yüzeyinde dönüştürerek içinde bulunduğu peyzaj içinde yapıyı görünmezleştirmeleri…
“immaterial/gayrimaddi”, “hafiflik/aydınlık/lightness” kavramlarını gündemde tutması, Modernistlerin kullandığı gibi bir “şeffaflık/transparency” kullanımının tersine yeni bir kullanım getirmeleri, bunu sınır ve iç-dış ayırımını ortadan kaldırmak için kullanmaları, Özellikle Rolex Center’da Modern Batı mekan geleneğinin Loos’dan, Corbusier’e, Mies’e kadar uzanan duvar, döşeme, pencere,taşıyıcı gibi yapı bileşenlerini yorumlayarak oluşturdukları mekan örgütlenme geleneğinin eklemlenen bir dil * oluşturmaları …
Bu dilin ürettiği, mekanların oluşumunda Zollverein’da da gördüğümüz gibi kavramların ve yapı bileşenlerinin anlamlarını alışkın olduğumuz kullanımlardan farklı olarak kullanmalarından, yeni yapım tekniklerinin denenmesine kadar pek çok konu, batı kökenli mimarlık geleneği için pek çok yeniyi içinde barındırmaktadır.
Koolhaas bir söyleşisinde; mimarisinde stil, gesture, genre gibi tanımlamaları yok etmek istediğini dile getirir. Bu nedenle de daha çok brütallikten bahseder. Buradaki referansları örtük olarak SANAA’yı gösterir. İfadesini mümkün olduğunca arka plana atmış, karmaşık süreçlerden damıtılmış, kimilerine göre ‘geri çekilmiş’ kimilerine göre ‘mimiksiz’ güçlü, brüt bir yapı dili sözkonusudur SANAA’nın işlerinde… Yapılarındaki brüt yapı ifadesi modernist brütalizm düşüncesinden ya da brütal eğilimlerden çok farklı bir yerdedir. Gerek kültürel farklılılar, gerek bakış, gerekse modernist geleneğe çok ciddi bir eleştiri olarak yansıtılabilecek mekan anlayışı ile oluşmuş bu yapı anlayışı, batı mimarlığı için yeni keşif alanı olarak görülmektedir.
* Rolex Center mimarların proje metninden / http://www.rolexlearningcenter.ch
Duvar Yerine Eğimli Yüzeyler: İçeride dalgalanmanın oluşturduğu tepe, vadi ve düzlükler, alanlar arasında engel oluşturmadığı halde yapının kenarlarını görünmez kılıyor. Basamak ve merdiven boşlukları yerine rampalar ve teraslar yer alıyor. Bölücü duvarlar olmadan bir alan bir diğerine yönlendiriyor. Ziyaretçiler geniş kıvrımlar arasında ya da özel tasarımlardan biri olan “kibar cam kutular / yatay asansörler”in etrafında geziniyorlar.
Kendini farklı bağlamlarda tekrar eden bu dilin ne kadar ‘yer’ ile ya da ‘bağlam’larla ilişki kurduğu ise deneyimlenmeden anlaşılamayacak gibi durmaktadır. Yapıların tüm sınır, iç-dış ilişkilerini ortadan kaldırma çabasına ya da yapının içinde geometrisini kaybetmesine rağmen çeperlerde formlarının daire, kare, dikdörtgen gibi net geometrilere dönüşmesi konuyu yoruma açık, ‘yer’ ile okunması gereken başka konulardan biri haline getirir. Ancak, Sanaa’nın işlerini izlenebilir kılan, deneyimi dışarıda bıraksa da farklı ‘temsiliyet’ düzlemleri içinde kendi süreçlerinden bağımsız birşeyler söyleyebilmesi /söymeye çalışmasıdır. Bir taraftan da bunu batılı yollarla yapmamasına rağmen çok batılı bir taktik/yaklaşımdır.
Oysa ‘deneyim’, ‘duyular’ ve ‘zamansızlık’ üzerine kurulu Doğu kültürü sizi ‘yer’e bağlar. Anlatılması, formüle edilmesi güçtür. Sanaa yapılarını doğu kültürüne ait kılan tarafıda belki de sizi farklı bir ‘deneyim’**e çağırmasıdır. Buradaki ‘giz’ deneyimin niteliğinde gizli gibidir. Yukarıdaki kavramların içerikleri batı geleneğindeki kavrayışların dışına çıkar, kavrayış alanını çoğaltır. Bağlam –kavrayış aralığı dönüşür. Örneğin şeffaflık(transparency) Zollverein’nin küp seklindeki brüt beton yapı kabuğunda beton bir duvara dönüşür. Büyük beton küp üzerinde açılan serbest düzensiz boşluklarla ve değişken bir ışıkla hem hafifler hem de dışarıdaki endüsrtiyel mirasla bir empati kurmak yerine onunla yeniden ilişki üretmenin bir aracı haline gelir. Vaad edilen ve yukarıdaki yaklaşımları yeni kılanın arkasında ilişkisel bir mimarlık yatar. Mimarlıklarını doğuran biçimler değil, iletişimselliği arttıran ilişkiler yumağıdır onların mimarlıklarını biçimlendiren… Oluşan mekansal atmosfer, azaltılmış ama içeriksel olarak yoğunlaştırılmış yapısallıklar, yapısal ilişkilerle örülmüştür. Totoliter olmadan, mesafesini koruyan kendini ve mekanı keşfe çağıran, deneyimsellik üzerine kurulu bir yapısallık*** peşindeler.
Genelde projelerinde farklı programları birbirleriyle harmanlayarak, sınırları flu, akışkan ve etkileşime açık formlar üzerine odaklandıklarını belirten Nishizawa, 2009’daki İstanbul sunusunda kendi mimarlıklarının anahtar sözcüklerini şöyle dile getirmişti: ışık, şeffaflık, doğayla uyum ve kamusal alanla kurulan doğrudan iletişim .
**
Guardian /Jonathan Glancey/14 .07.2009
New York’taki New Museum of Contemporary Art. Altı kattan oluşan binanın birbiri üstüne yer değiştirerek oturan her bir katı, çelik ağla kaplanmış kutulara benziyor. Binanın büyük bir bölümünü kaplayan galerilere gün ışığı, kayarak birbiri üstüne oturan her bir katın arasındaki ışıklıklar sayesinde sızıyor. Bu durumun yarattığı etki önceki deneyimlere kıyasla çok yabancı: Ziyaretçiler sanki maskelenmiş bir hacimde hareket ediyorlar. Bazıları bu durumu klostrofobik bulsa da, ben çoğu geleneksel Japon yapısında olduğu gibi, yapının merak uyandırıcı bir karaktere sahip olduğunu düşünüyorum. / Kazuyo Sejima/SANAA
***
Rolex Center mimarların proje metninden / http://www.rolexlearningcenter.ch
Yapı sosyal alanlar ve etkileyici bir oditoryum oluşturmanın yanı sıra, akustiği yüksekliklerdeki doğru oynamalarla ayarlanmış sessiz ve dingin alanları da barındırıyor. Ek olarak, “balon” duvarlar ya da cam yüzey kümeleri küçük toplulukların buluşabilecekleri ya da birlikte çalışabilecekleri alanları tanımlıyor. Bugün ve gelecekte yeni teknolojilerin ve çalışma metodlarının adapte edilebileceği, farklı kullanımlara açık bir bina öneriyor. Yapı, kullanıcılarına aralarında resmi olmayan karşılaşmaları artırmak için sosyalliği, kahve molası, öğle yemeği, çalışma ya da çeşitli seminerler için biraraya gelmeyi teşvik ediyor.
Guardian /Jonathan Glancey/14.07.2009
“Serpentine Galeri/ Pavyon nesneleri göründüğünden fazlasıyla abartmak için tasarlandı.” Görsel hilelerle beraber yerden yükselip ağaçların saçaklarına kadar uzanan ve tekrar aşağı inen üst örtü, kuş seslerini, İngiliz atların sert zeminde hareket ederken çıkarttıkları ayak seslerini ve trafikten gelen uğultuları da yükselterek farklılaştırıyor.” Ryue Nishizawa/SANAA
SANAA ile Kanazawa Müzesi Üzerine Bir Söyleşi/Pelin Tan/26.12.2005
“Farklı mimari mekanların yarattığı ortam ya da farkı etkinliklerin mekanda kapladığı yer veya sergide yer alan farklı sana eserleri; bunların hepsi çeşitli potansiyel mekanlar yaratır. Bu nedenle müzelerin olasılıkları ve çekicilikleri daha da fazla olabilir. Biz insanların hareketleri, sanat eserleri ve ortam ile daha çok ilişki kuran ve birbirini etkileyen mimari mekanların olmasını arzu ediyoruz”
Kazuyo Sejima + Ryue Nishizawa ile Rolex Learning Center Üzerine Söyleşi/Tuğçe şahin /26.02.2010
“Bu yapı mimari ve topografik nitelikleri birarada barındırdığı için deneyimler sürekli değişecektir. Bir odaya girerken ya da çıkarkenki etki mimari bir deneyim olabilir ama eğimlerden çaprazlama ya da bir füniküler ile çıkmak doğada bir tepenin üstünde olmaya daha yakın bir deneyimdir. Ayrıca mimari elemanlarla bir topografya yaratmak, geleneksel binalarda hissedilmeyen mimari bir deneyim yaratır. Bir tepenin zirvesinde durduğunuzda diğer tepeyi göremeyebilirsiniz ancak rüzgarın hafif sesini duyarsınız ya da başka bir yer olduğunu göremeyebilirsiniz ama bedeniniz diğer mekanla bir ilişki hisseder. Geleneksel tek mekan çözümlerinin aksine yeni ilişkiler doğurabilir ve bu da yeni mimari deneyimler yaratabilir.”
Sanaa’yı özgün kılanın ve üretimlerinde bizi heyecanladıranın ne olduğunu sormuştuk. Belki de tüm bu açıklamaların ardından şunu söyleyebiliriz; hem batı kültürü için hem de doğu kültürü için bir şeyler söyleyebilen, bunları hem hemhal kılmış, hem de anlamını kültürel bakışlara göre çoğalmaya izin veren, bu özellikleri ile de heryerde ‘özgün’ olabilen, ‘yer’ ile ‘bağlam’ ilişkisini kendi kültürel jestleri ile kurulmasına karşın o ‘yer’de olabilen bir mimarlık üretiminde bulunmalarıdır. Mimarlıklarında hem bugün bağlamında ‘zaman’a ait hem de tüm zamanlara ait bir ‘zamansızlık’ kavrayışına olanak sağlaması ve bu iç içe geçmiş hem hallik duygusu; mimarlıkları üzerine yapılan okumaları çoğaltmakla kalmayıp, bizi ne o ne bu, hem o hem bu dedirten tanımlama ve konumlandırma sınırlarının eridiği bir konuma zorlarlar. Proje ya da yapı anlatılarında onu vareden tasarım süreçlerinden bahsetmiyor oluşları, mimarlıklarını mimarlık medyalarında görmeye alıştığımız fikirler, diyagramlar, tasarım aşamalar gibi temsiliyet düzlemlerine başvurmadan, çıkış noktalarını tetikleyen imgelerden bahsedip, şiirsel bir dil ile yapısal ya da mekansal olanın anlatısına ithaf etmeleri, bizim bu konumumuzu, rasyonel bir iz sürmekten çok, ya kendi kavrayışlarımızın ya da kavramsallaştırmalarımızın arka planını araştırmaya, ya da algısal bir ‘giz’ in peşinden ‘deneyim’ arayışına dönüştürüyor.
Ulaştıkları mimarlık dili ya da taktikleri, onları küresel ortamda sürüklenme yerine, istedikleri yönde hareket edebilmeleri konusunda başarılı kılmış görünmektedir. Pritzker Ödülü sonrası onların bu taktiklerinin yeni ‘risk’ alanlarında daha ne kadar sürekli olacağını ya da nasıl ‘biçim’leneceğini zaman gösterecek, biz de merak ve ilgiyle izliyor olacağız.
“Ben, özellikle gelecek nesil mimarlığında önemli olduğunu hissettiğim, açıklık hissi veren bir mimarlığın arayışı içerisindeyim. Bu ödülle de harika mimari yapmaya devam edeceğim.” Kazuyo Sejima/SANAA Pritzker Ödül Töreni 2010
Boğaçhan Dündaralp
Notlar:
1. Bu metinde doğrudan alıntılar dışında referans verilmemiştir. Ancak 2005-2006’dan bu yana mimarlık konularını tartıştığımız ve yazıştığımız; e-postalarımızda, zihnimizde ve sonrasında ‘ortaya’ grubunda da ayrı bir dosya olarak (Rolex Center özelinde) yeniden masaya yatırılan SANAA tartışmalarımızda birikenlerin bu yazı için önemli bir arka plan oluşturduğunu belirtmekte fayda var. Bu süreçte Deniz Güner, Pelin Tan, Burak Altınışık, Saitali Köknar, Hakan Tüzün Şengün, Hayriye Sözen, Ahmet Önder ve Ömer Kanıpak’ı anmak gerekir.
2. Sanaa yukarıdaki ifademden de anlaşılacağı üzere çalışmalarını ilgi ile takip ettiğim bir grup. Ancak bu yazı, Sanaa’nın mimarlığından çok, onun Pritzker ödülü alması üzerine bir yazı olmalı idi. Bu nedenle tüm bu birikimi ‘batı’nın neden Sanaa mimarlığı ile ilgilendiği kadar, Sanaa’nın bilinçli ya da bilinçsiz küresel ortamdaki varlığı ve çabasını sorgulamak için de önemli görüyorum. Pritzker ödülü’nü de yeni bir eşik olarak varsayarsak ve sonrasında çıkan tartışmalara bakarsak; ödülün olası etkilerine yönelik bir projeksiyonu da bu yazının kapsamına dahil etme ihtiyacı hissettim. Bu yazı biraz da, Sanaa’nın Pritzker ödülünü kazanmasının neden onların varlıklarına ve biricikliklerine yapılan bir tehtit olarak algılandığı endişesinin de bir taraftan izini sürmeye çalışıyor.
_ metni .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

“Pritzker Yürüyüşü” metni is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.
2010/07: np12 / WA / proje
Temmuz 31st, 2011 § Yorum yapın
2010/04: prison break / mimarlıkta rekabet / görüş-tartışma
Temmuz 30th, 2011 § Yorum yapın
Prison Break*
İstanbul; coğrafyası, topoğrafyası,büyüklüğü,yoğunluğu ve dinamik temposu ile diğer Türk kentlerinin kentleşme temposundan ayrı bir profil çizmektedir. Kent, son yüzyılda modern kentlerin karşılaştığı tüm sorunlarla yüzleşmekle kalmayıp, kendine has dinamiklerle de kendine özgü kentsel durumlar, karşılaşmalar üretmektedir. Kentin bütünsel olarak algılamayı ve ele almayı zorlaştıran bu doğası, sürekli kendi üzerine katlanan oluşumu var etmektedir. Kentin bu temposu ile birlikte kent yöneticilerinin bu kenti küresel pazara açma ve pazarlama çabasına; bu çok aktörlü ve çok katmanlı kent tartışmalarına mimarlık alanından bakıldığında, özellikle son yıllarda ilginç açılımlar yaratmaya gebe potansiyeller barındırmaktadır.
Kentsel organizmanın bu kontrolsüz devinimi içinde kavranılmaya çalışılan durumlar ve durumlara ilişkin olaylar, çevresine ayna tutan ve deneyim üretecek gözlere ihtiyaç duymaktadır. Kişisel deneyimlerimiz içinde yer alan, İstanbul’da açılan son 5 yıldaki ulusal ve uluslararası ‘yarışmalar’; bir olaylar dizisi olarak kenti, kentin aktörlerini, mimarlık ortamını ve mimarların konumlanmalarını anlamak için incelendiğinde bir indikatör işlevi görebilir.
İstanbul bağlamına konuyu taşımadan önce yarışmaların Türkiye’deki seyrine bakmak değerlendirme referanslarımız açısından önemli görünmektedir.
Türkiye’deki ‘mimarlık yarışmaları’; nitelik ve nicelik (sayı, süreç ve sonuç ürün) çerçevesinde dünyada olup biten projelendirme süreçlerindeki dönüşümlerden oldukça kopuk, farklı bir rota izlemektedir. İstatistiklere bakılırsa ; Türkiyede 2000 yılından bu yana ortalama yılda 40.000 yapı yapılmaktadır. Bu sayının 4000′i kamu yapısı ve bu 4000 yapınının 4 tanesi yarışma ile elde edilmeye çalışılmaktadır. 1930-2008 arasındaki istatistiklere bakılırsa; 78 yılda, yalnızca 16’sı uluslararası olmak üzere 710 yarışma açıldığı kayıt edilmiş görünmektedir. Bu bilgiye göre yıllık açılan yarışma ortalaması: 9.1’dir. Bir karşılaştırma yapılırsa; 2007 yılındaki resmi olmayan verilere göre Almanya’da yılda 700 yarışma yapıldığı belirtilmektedir ki; bu sayı neredeyse 78 yılda Türkiye’de açılan yarışma sayısına eşittir.
Türkiye bağlamında mimarlık ortamından bakıldığında; yukarıdaki istatistiki seyri izleyen mimarlık yarışmalarının, zamanla içine kapanan, ne mimarların ne de yarışmayı açanların sonuçlarından mutlu olduğu, yapılı çevreye veya ortamın mimarlık bilgisine katkı üretemeyen ve sürekli kendi varlığını baltalayan bir mekanizma olarak algılandığı söylenebilir.
Bu sürece dair algı; yarışmaların, yalnızca rakamlara yansıyan niceliksel bir sonuç olarak değil, tartışmaları ve sonuç ürünleri ile niteliksel olarak da kendi varoluş nedenini giderek geçersiz kıldığı bir ortam oluşturduğu yönünde gelişmektedir.
Şiddeti dönemsel değişkenlik gösteren bu durumun, cumhuriyetin başından bu yana mimarlığın ve mimarın toplumsal hayattaki tariflenemeyen rolü ile ilgili bir süreklilik içerdiğini söyleyebiliriz. Bu süreklilikte ‘yarışmalar ortamı’ mimarlığın varlık savaşı verdiği ortamlardan yalnızca biri olarak görülmelidir. Mimar’ın bu ortamdaki sorunlu varlığı ne yazık ki ortamın mimarlık alanı ile ilişkisini de sorunlu hale getirmektedir. Mimar’ın bir aktör olarak kendi varlık alanını inşa etme sürecinin bu ülkede belki de hiçbir zaman kendi sağlam zeminlerini üretemediğini söyleyebiliriz. ‘Pratik dünya’da yalnızca imza tamamlamak için aranan bir aktöre indirgenmiş bu rol; yarışmalar alanı başta olmak üzere, eğitimden başlayarak kendi çıkış yollarını yaratmada da oldukça sorunlu bir ortam oluşturmaktadır. Bu durum da ne yazık ki mimarı kendi ortamından başlayarak diğer toplumsal katmanların mimarlık alanı ile ilişkisini sorunlu hale getirmektedir. Bu sorunlu ilişkiye, mimarların durumlara duruş belirleyememe zafiyeti de eklenince, genel tablodaki bu temel problemler kolay analiz edilebilir ölçekleri aşmaktadır.
Bu tablo için bütünsel çözümler beklemeyen, ortamın gevşek zemininde hareket edebilme becerileri ve duruş geliştirmeye çalışan daha genç bir kuşağın temsilcisi gözüyle, son beş yıl içinde İstanbul’da ulusal ve uluslarası olarak açılmış bazı yarışmalardan seçkiler yaparak yazının çerçevesini açmaya çalışacağım.
Türkiye yarışmalar tarihindeki en önemli kırılmalardan birini başlatabilecek potansiyel olaylardan biri kuşkusuz 2005 yılında Türkiye’nin EUROPAN 8 organizasyonuna katılmasıydı. Europan ilk ortaya çıktığı 1980’den beri Avrupada ilgi çeken ve izlenen bir etkinlik ortamı. 2 yılda tekrarlanan bu yarışma ağının ilgi çekici yanı, Avrupa coğrafyasının somut ve yerel sorunlarını mimarlık ortamının gündemine taşıması. Europan’ın kalıcı bir merkezi, hiyerarşisinin olmaması, ülkelerde her defasında değişen ulusal komiteler kurulması, yerel yönetimlerle ve müdahale gücü olan kurumlarla işbirliği içinde, çeşitli kentlerin üzerinde çalışılmaya değer ve dönüşme potansiyeli taşıyan kritik noktalarını saptaması, saptanan alanları, yine değişken bir koordinasyon kurulu aracılığıyla Avrupa mimarlık kamuoyuna bir yarışma programı ile duyurması, 40 yaş altı mimar kesiminin 50 civarında şehrin, 100 civarında yeri ve konusuyla aynı anda karşı karşıya gelmesi ile mimarlarla şehirler ve sorunları arasında çok önemli bir iletişim modeli önermektedir.
Zeytinburnu’nda yüksek deprem riskinden ötürü kentsel ölçekte bir yenileme çalışması yapılması planlanlandığından, bu kapsamda Sümer Mahallesi özelinde, EUROPAN 8’den hem yetersiz kentsel dokunun yenilenmesini hem de mevcut sosyal çevrenin dönüşümünü olumlu etkileyecek projeler oluşturulması bekleniyordu. Bu iki açıdan çok önemli bir fırsat oluşturuyordu. İlki; Türkiye’den katılacak genç Türk mimarların kendi coğrafyasının üretim ilişkilerine sıkışmış dar alandan çıkması, farklı bir düzlemde kendini sınaması, yeni kavrayışlar ve deneyimler üretmesi. İkincisi; bir kentsel problemin ele alınışına dair mimarından yerel yönetime çok aktörlü uluslarası bir zemin oluşmasıydı. Fakat çok önemli fırsat ne yazık ki katılımcılarının deneyimleriyle sınırlı kaldı. Böyle bir fırsatı ne mimarlık ortamı değerlendirdi ne de yerel yönetimler ve müdehale gücü olan kurumlar durumu ciddiye aldı. Yarışma sürecinin de suni teneffüs ile zorla yürütüldüğünü sonradan öğrendiğimiz bu organizasyon sonrasında da bir ilk ve son oldu… Artık Türkiye bu organizasyona katılamadığı gibi durumu katılımcı olarak deneyimleyen genç mimarlar da sonraki yıllarda bu yarışmalara katılımı EUROPAN organizasyonu tarafından kabul edilmedi. 2008 yılında başka bir gelişme yaşandı. Yarışma alanlarından biri olan Zeytinburnu Sümer Mahallesi’ni “dönüştürecek” projeler ilan edilmeye başlandı. KİPTAŞ tarafından üretilmiş bu projeler, ‘Yer’e ait gerçeklikten uzak, sosyal ve kentsel içerikleri boşaltılmış ve klişelerle üretilmişlerdi. Sanki EUROPAN deneyimi yaşanmamış, oraya ait tartışılacak pek çok konu gündeme getirilmemiş gibi… Mimarlık ortamı yine ektiğini biçmiş, kendi etkinlik alanının tartışmalarını, gündelik yaşam pratiklerine taşıma boyutunda kendini meslek pratiğinin alanına sıkıştırıp kendini proje çizen adam pozisyonunda tutarak, kendi ortamının tıkanma odaklarını açacak, örnek oluşturacak bir fırsatı elinden kaçırmıştı.
Bir başka fırsat UIA 2005’in İstanbul’da yapılması ile yakalandı. Mimar, kent ve kentlinin gündemiyle, kentin sokaklarıyla ve gündelik yaşantı ile doğrudan karşılaşma fırsatı yakaladı. Sadece mimarlık kongresi aracılığı ile değil, kongrenin yapılacağı ve kente yayılacağı alana ait, hayata geçirilecek bir yarışma aracılığı ile de… Yarışma; meslek odası (mimarlar odası) tarafından açılmış ve dünya mimarlarının ve kentlinin buluşmasına olanak verecek ‘pazaryeri’ fikrinin kurgulanabileceği öngörüsü ile, taleplere göre değişken, hazırlık süresince dinamik bir yapıya dönüşebilecek bir senaryo ve bu bağlamda çözümler üreten bir düzenleme elde etmeyi amaçlamıştı. Fakat yarışma sonucu elde edilen proje uygulama fırsatı bulamadığı gibi kendi mimarlık ortamında başka bir yara açtı. Meslek odası ile kendi üyeleri arasında oluşan bu yaranın, acemilik,deneyimsizlikle ya da organizasyonel beceriksizlikle oluştuğunu söylemek, temelde duran meseleleri gözardı etmek olacaktır. Oda ve üyeleri arasında kavgalar, davalar kamuoyunda fazlası ile gündemde yer aldı. Daha sonra açılan ve mimarlar odasının boykot ettiği ulusal yarışmalardaki tavrı ile kendi üyeleri arasında gelişen ilişki kurma şekilleri bu yaranın sürekliliğindeki travmalar olarak yorumlanabilir. Bu deneyim bize, mimarlık ortamından dışa doğru yükselen ve kendi toplumsal rolü hakkındaki endişelerini dile getiren feryatların, ortamın kendi içindeki sorunlu ilişki ve iletişimden başladığına çok iyi bir örnek oluşturmaktadır.
Mimarlık ortamı bu deneyimleri yaşarken İstanbul, politik ve ekonomik iktidarlarca küresel pazarda yer kazanma adına ortama düşen yeni projelerle gündeme geliyordu. Kamu arazilerinin, özelleştirilmesi ve satışı konusunda kentte bir takım kararların uygulamaya geçirildiği bu dönemlerde; İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Dubai Holding bünyesindeki Dubai International Properties arasında gayrimenkul yatırım ortaklığı kurulmasına ilişkin anlaşma, İstanbul’da imzalanıyordu. Bu anlaşma çerçevesinde İstanbul’un önemli ticaret aksı olarak gelişen bölgede, İETT arazisi olarak bilinen alan üzerinde Dubai Towers olarak bilinen bir projenin bu alanda yapılması kentin gündemine düşmüştü (2005). Sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının açtığı davalar,televizyonda kulelerin mimarisi,trafik yükü gibi tartışmaları ile konu uzun zaman kamuoyunu meşgul etmiş, bu alanda düşünülen yatırımı askıya almıştı.
Bu süreç; politik ve ekonomik iktidarlar için ‘İstanbul’da göz önünde kamu arazilerinde hele uluslarası yatırımlarla birşey yapmanın nasıl sonuçlar vereceği açısından çok öğretici olmuştur. Hem uluslararası yatırımcıyı korkutmamak hem de ortamın çok aktörlü, yıpratıcı süreçlerinde yeni stratejiler üretmeleri için bir deney alanı oluşturmuştur. Aynı dersi meslek odasının kamu arazilerini takip edip, bir dizi dava açması dışında mimarlık ortamı nasıl çalışmıştır? Bu büyük bir soru işaretidir. Mimarlar ve ortamı hala meseleyi kendisine söz ve fırsat verilmesini bekleyen, kulubedeki oyuncu gibi beklemeyi sürdürmüştür ve sürdürmektedir.
Bu gündemleri takiben İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilişkisinin kavranamadığı, içinde kimi kaynaklara göre 500 mimar, mühendis ve akademisyenin görev yaptığı (resmi olarak BİMTAŞ Boğaziçi İnşaat Müşavirlik A.Ş. bünyesinde görünen) İstanbul Metropoliten Planlama (İMP) kurumunun 2006 ve 2007’de açtığı, boykot edilen ve çok tartışılan biri ulusal ve diğeri uluslarası iki yarışmayı İEET arazisi ile tartşmaları görünür olan bir stratejinin parçası sayabiliriz.
Hangi yetki ve kanallarla işlerin aktarıldığı belli olmayan ancak İstanbul’a ait planlama kararlarının üretildiği bir merkez olan IMP; bazen bir belediye şirketi gibi, bazen de özerk bir yapı gibi davranarak, uzlaşılmış bir sessizlik içinde kendini meşrulaştırmış, varlığı sorgulanmaz bir ayrıcalıkla çalışmalarını sürdüren bir kurumdur.
2006’da IMP tarafından davetli uluslarası yarışma şeklinde açılan Kartal – Küçükçekmece Kentsel Dönüşüm Projesi yarışması, İstanbul’un küresel pazardaki konumu için bir başka stratejik adımdı. Türkiye’nin uluslararası yarışmalar tarihi içinde son 10 yılda açılan ve sonuçsuz kalan Gelibolu ve İzmir kentsel tasarım yarışmalarının ardından ülkenin uluslararası kredi notunu yükseltmek için de bir başka çaba olarak görülüyordu. Kartal Maltepe Kentsel Dönüşümü projesi için Zaha Hadid, Massimiliano Fuksas ve Kisho Kurokawa; Küçükçekmece Projesi için de Kengo Kuma, Winny Maas ve Ken Yeang davet edildi. Sonrasında Türk mimarların süreçte var olup daha sonra devre dışı kalmaları, aktörler ve süreç tartışmalarının, sonuçların ‘kent, mimarlık ve kentsel dinamikler çerçevesinde okunmasının önüne’ geçtiği yoğun bir tartışma gündemi oluşturdu. Oysa tartışma gündemini yaratacak ortam, yarışmayı bir nevi iş alma süreçleri ve yarışma sürecindeki aktörlerin ilişkilerine indirgemek yerine tartışma gündemini kentsel bağlamlar çerçevesinde kentin gelişme dinamikleri içinden de üretebilseydi ‘İstanbul’ ölçeğinde daha önce tartışılmamış yeni bir deneyimi üretebilirdi. Bu deneyim üretimi ve tartışma biçimi, kentin farklı bağlamlarında yeni tartışmalara model üretebilir ve konunun yarışma kapsamında sıkışıp kalmasını önleyebilirdi. Belki de o zaman mimarlar kendilerine fırsat verilmeyi beklemek yerine kendi fırsatlarını başka bağlamlarda yaratabilecekleri bir zemine kendilerini taşıyabilirlerdi. Bu yarışmayı sansasyon ve reklam olarak gören başka genç kuşakların aksine okumalarının deneyim hanemize katacak hala çok şeyi olacağını düşünüyorum. Konuyu her ne kadar küresel pazar içindeki kentsel stratejilerin bir parçası olarak okusak da; yaşanan bu deneyimleri bir cevap hakkı olarak farklı biçimlerde ve bağlamlarda üretmenin bir aracı olarak kullanmak mümkün olabilirdi… Tıpkı yine IMP’nin 2007 ylında açtığı ve mimarlar odası tarafından “kamu alanlarının oranını azaltarak, yapılaşma yoğunluğunu arttırdığı… “ gerekçesiyle boykot ettiği ‘Maltepe Bölge Parkı Fikir Projesi’ yarışması için de yapılabileceği gibi… Mimarlar odası, yarışmayı boykot etme ve hukuki yollara başvurma dışında o bölgenin yaşadığı duruma mimarlık ortamı içinden yanıtlar üretilebilecek uygun koşulların oluşturulması ve konu için alternatif çalışmaların üretibileceği bir zemine konuyu taşıyabilmeliydi.
Bu süreçlere ait tartışmaların giderek konuyu, kent kararlarını yarışmalar yoluyla meşrulaştırmaya çalışan politik ve ekonomik iktidarlarına karşı hukuki bir mücadeleye ya da bu süreçlerde rol alamadığı için hırçınlaşan mimarların konuyu süreç tartışmalarına indirgediğini gözlemledik.
İstanbul’un önemli kentsel noktalarından birinde yer alan Zincirlikuyu Karayolları Arazisi tıpkı İEET arazisi gibi kamu arazilerinin özelleştirimesi yoluyla satıldı. Bu sefer yabancı bir yatırımcı değil, yerli bir holding, ‘Zorlu Grubu’ ihaleyi kazandı. İEET arazisindeki durumdan dili yanan ve süreç içinde ulusal ve uluslarası düzeyde yarışma süreçlerinden çok şey öğrenen yerel yönetim, politik ve ekonomik iktidarlar, ortamı velveleye vermeden, kamuoyunda büyük tartışmalara yol açmadan bir ulusal-uluslararası ortaklı bir yarışmayı sonuçlandırmanın bir yolunu buldular. ZORLU CENTER Mimarlık ve Kentsel Tasarım Yarışması (2007) olarak açılan yarışmada ne değişmişti ? Medyada ve mimarlık ortamında neden öncekiler gibi gürültü patırtı çıkmamıştı ? Oysa temelde hiçbirşey değişmemişti ve tartışma odakları aynıydı. Konu yine kentin önemli noktalarından birinde yer alan bir kamu arazisinin özelleştirilmesi idi. Yarışma programının kamusallığı, kentle ilişkisi gibi pek çok konu öncekilerde olduğu gibi tartışma gündemi olabilecek iken olmamıştı. Çünkü; önceki süreçlerde daraltılan tartışma çerçevesine şöyle yanıt üretilmişti: Özelleştirme sonrası yarışma yapıldığı için, meslek odaları ve uluslararası yarışma standartlarından çıkıp bir işi ihale etme yöntemine dönüştürüldü. Sınırlı yarışma yerine herkese açık bir ihale yöntemi kullanıldı. Buna karşın katılımcılarda yüksek standartlarda koşullar arandı. Böylece katılımı zorlaştırıp Türk mimarların büyük çoğunluğunu uluslararası ortaklığa iterek ‘iş verme mekanizması’ biraz şeffaflaştırıldı. Büyük rakamlara satıldığı için ve rant beklentileri içinde satın alan kurumun yapmayı düşündüğü yapının yoğunluğu ve programı bu gündemde sorgulanmadan meşrulaştı. Sonrasında iki Türk mimarın projesi seçilerek birlikte bir konsorsiyum oluşturmaları istendi. Ve tüm bu sureç kamuoyu haberdar edilerek ilerletildi. Böylece mimarlarımızın istedikleri gibi kulubeden çıkma istekleri yerine geldi mi bilmem ama bizler ne yazık ki mimarlık ortamının da katılımcı mimarların da bu koşullara teslim olduğu bir süreci yeniden gözlemledik. Bu noktada, sorumuzu, ‘ne değişmemişti?’ olarak tekrar yinelersek: Elde edilen projelerin kent, kentsel ve kamusal durumlar açısından pozisyonları, yoğunluğu, programları, mimarın pozisyonel olarak kendi tarif ettiği kulubedeki çaresizliği vb.gibi konuların temelde değişmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Burada anlatılan örnekler üzerinden konuşursak; neden bu temel durumlar üzerinden hiç konuşulmamış ve tartışılmamıştır? Mimarlık ortamının ve mimarların terk ettiği bu alanları kim dolduracaktır? Bu süreçlerden neler öğrenilmiştir ? Mimarlığa ve kente bu kavga dövüşte yaşanan deneyimlerden ne kalmaktadır ? mimarlar ve mimarlık ortamı bu fırsatları nasıl değerlendirmişti r? Sonuçta görünen odur ki; mimarlık üretimini bina üretimine indirgeyen, mimarı da proje çizen adam olarak gören ortam için pek birşey değişmemiştir. Oysa tüm bu süreçler bir fırsat olarak görülebilirdi. Türkiye’de sorunlu olarak duran mimarlık; kendini iyileştirmek için hijyenik koşulları aramak yerine, kendi kaderini belirleyecek otopsileri bu süreçte yapabilir, kendi dışındaki oluşumlarla ve aktörlerle beraber ortama kendi katkısını üretebilirdi. Mimarlık bu ortamda başka nasıl bir döngüyle kendisini geliştirecektir ? sorusunu burada sormak gerekmektedir.
Mimarlar ve mimarlık ortamı; kendi etkinlik ve bilgi alanı içinden üreteceği görüş ve alternatif duruşları kendi araçları ile oluşturamadığı ve diğer aktörlerle iletişim kuracak iletişim zeminlerini araştırmadığı için de hayıflandığı o kulübede oturmaya hep devam edecek gibi görünmektedir.
Mimarlar, mimarlık bilgi alanının taradığı geniş kültürel alan içinden varlıklarını farklı şekillerde üretmek yerine, bu alanın belli yerlerine öbeklerenerek ve sıkışarak kendilerini profesyonel alanın dünyasına kapatmakta ve bütün çözümlerini buradan aramaktadırlar. Mimarlar, mimarlık bilgi alanında terk ettiği bu alanların, kendi çevrelerinde, kendi elleriyle oluşturdukları büyük duvarlar ve sınırlar haline dönüştüğünü fark etmemeleri ya da fark edenlerin çaresizce teslim olmaları, kabullenmeleri de başka bir muammadır. Kabullenme ve teslimiyet unutmayı, farkındalık eksikliğini ve kuşaklarası hafıza kaybını tetiklemekte, her kuşak kendi özgürlüklerini değil, bu duvarların ağırlıklarını miras almaya zorlanmaktadır.
Öyle görülüyor ki; Türiye’de mimarlar, kendini profesyonel üretim alanına sıkıştırıp, eğitimden üretime tüm varlıklarını bu alanın içinden gerçekleştirmeye çalıştıkları sürece şikayet ettikleri sorunlu ilişkileri sürdürmeye devam edecek ve olagelen tekrar tekrar üretilmeye devam edecektir.
Boğaçhan Dündaralp /mimar, ddrlp
*her mimarın içine doğduğu ataları tarafından inşa edilmiş mimarlık hapishanesinden kaçma fırsatları…
_ medya içeriği ve metin görsellerini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

“Prison Break” metni is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.
2010/02: lusid / sergi
Temmuz 30th, 2011 § Yorum yapın
2010/02: istanbul para-doxa / londra_istanbul
Temmuz 30th, 2011 § Yorum yapın
2009/11: ARCH+ 195 istanbul / prison break ve röportaj
Temmuz 29th, 2011 § Yorum yapın
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ “prison break/boğaçhan dündaralp” metnini .pdf olarak görek için tıklayınız.
_ röportaj metnini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
+
_ “ARCH+ 195 arşivi”
_ arşivden “prison break/boğaçhan dündaralp” metni için tıklayınız.
_ arşivden dergi içeriğindeki tüm metinlere ulaşmak için tıklayınız.
_ ARCH+ 195 ile ilgili arkitera.com’ un editörler ile söyleşisi için tıklayınız.

“Prison Break” metni is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.
2009/09: lusid / değerlendirme
Temmuz 29th, 2011 § Yorum yapın

“ Yaşam,
yüksek anlamlılık yüklü ender tek anlardan, ve bu anların olsa olsa gölge görüntülerinin çevremizde gezindiği, sayısız anlardan oluşur. Sevgi, bahar,her güzel ezgi, dağlar, ay, deniz- her şey ancak tek birkez tam yürekten dilegelir: bir biçimde , söze tam olarak hiç gelebilirlerse. Çünkü birçok insan bu anları hiç yaşayamaz; onlar, gerçek yaşam senfonisinin araları ve duruşlarıdır.”
Nietzsche(1878)
Lusid* için;
KESİT 1 / 10 temmuz saat 14.11 İTÜ- Taşkışla 203 / 2.hafta
“Bunaltıcı, sıcak bir gün; nemin stüdyoda hamam etkisi yarattığı, nefes almakta zorluk çekilen bir zaman dilimi… Yaklaşık 30 kişi stüdyo’da harıl harıl calışıyor. İlk haftanın/temanın ürünleri, paftalar ve maketler panoya asılmış; bir grup ortak makette çalışırken, diğer gruplar ya atolye yürütücüleri ile ya da kendi aralarında ‘boşluk’ temasını tartışıyor… Cumartesi yapılan ve yaklaşık 7 saat süren ilk tema ürün tartışmalarının ve önceki gün yapılan tema sunuşunun yorumları aralarda geziniyor. Sıcak ve boğucu havaya rağmen stüdyoyu ve hepimizi saran bir başka enerji var ortamda…”
KESİT 2 / 24 temmuz saat 14.34 İTÜ- Taşkışla 203 / 4.hafta
“ Atölye, gizli gizli tüm okulu ele geçiriyor; yalnızca 4 haftanın ürünleri ve çalışmaları degil, bütün stüdyo kooridorlara taşıyor. 4. tema: program. Atölyedeki herkes masa başında hummalı bir kafa patlatma aralığında… Koridordan her geçen çalışmalara takılıyor, ardından da işlerin niteliği ile ilgili övgü dolu sözler… Akademisyen arkadaşlarımız “ bir dönemde bu kadar çalıştıramıyoruz bu çocukları, üstelik bunları bir haftada yapıyorlar, nasıl basariyorsunuz ? ” diye takiliyorlar bize… Biz de diyoruz ki; “ biz çalıştırmıyoruz, kendileri çalışıyorlar… Bu yaz sıcağında ve tatilde geceli-gündüzlü, okulda-evde çalışsınlar diye kimi zorlayabilirsin ki?”
Şimdi düşünüyorum: “ böyle bir ortam tasarlanabilir mi?“ diye…
Atölyenin bu bizi sarmalayan ve beş hafta boyunca bizi teslim alan o atmosferinin ne kadarı tasarlanmıştı? Annemle yaptığımız kimya sohbetlerini hatırladim; “tepkimeye girecek uygun ölçüdeki bileşenler ve onlar için hazırlanmış uygun bir ortam ” üzerine olanları… Evet bunun için çok ciddi bir hazırlık yaptık… Öğrencileri tek tek inceleyip, seçtik… Temalar, çalışma programı, ortamı, davetli konuklar ve sunuları ile kalabalık bir atolye yürütücüsü kadrosundan, takviminden, bu ortamın yönetimine kadar… Kağıt üzerinde ne kadar eksiksiz, kusursuz bir plan yapmaya çalışsak, bir değil beş hafta aynı tempoda devam eden bu süreçte ne kadar çaba harcansa da kolay kolay oluşturulamayacak unsurlar var. Her türlü yorgunluğu bertaraf edecek olan ilgi, merak, heyecan, motivasyon ve çabaların ortaklığı, sürekliliği gibi…
Bu ortamın kimyasının sürekliliğini sağlayan, o atmosferi yaratan şey de buralarda gizli. Bu da süreçte kendi kendini organize edecek olanın iç koşullarını atölye boyunca inşa etti. Hatta oluşan o ortam, planlamadığım halde neredeyse bir ay boyunca ofisimi kapatıp orada var olmama neden olacak kadar güçlendi… Ve giderek bu güc öyle bir ivme ve değer kazandı ki, atölye yürütücüleri olarak bizden başlayarak katılan herkesin kendini adadığı, çesitli fedakarliklarda bulundugu ve ortaklasa inşa ettigi bir ortama dönüştü… Bu ortam süreç icerisinde kendi dinamiklerini kurarken, bizim kurduğumuz çerçevelerin içinde kendi metinlerini oluşturdu. Uğruna feda edilen şeyler karşısında ‘değer’ini katılanlar açısından hiç kaybetmeyecek bir ifade kazandı…
Bu zaman dilimi sayesinde, ya umursamazlık, ya da şikayetlerle dolup tasan mimarlık ortamında kendimizi soyutlayabildiğimiz bir dünya kurma fırsatı bulduk. (atölye isminin ‘lusid’ olmasi ve kent düşleri atölyeleri içinde yer alması da durumla güzel örtüştü) İstenir ve çaba harcanır ise birşeylerin yapılabileceğinin görünür kılınması ve bunun ‘dışarıdan’ algılanabilir hale gelmesi açısından, geçirdiğimiz atölye sürecinin çok motive edici olduğunu düşünüyorum.
Atolyemiz ve paylaştığımız deneyim bize çok şey anlattı, anlatmaya da devam edecek; bunlar, mimarlar odası ile ilişkilerden mimarlık eğitimine, kalabalık ofis yönetiminden mimarlık bilgisine, yöntem ve araçlardan öğrencilerle birlikte hepimizin ürün haline dönüştüğü ‘mimar’ ve ‘insan’ olma durumuna kadar pek çok meseleyi kapsiyor diyebiliriz.
Şimdi biraz bu paragrafı açmak için isterseniz en başa dönelim, yani işin mutfağından başlayalım;
Her yaz olduğundan daha fazla staj başvurusu almıştık. Her yıl, CV ve portfolyo dışında niyet mektubu talep ederek, bu metinleri tek tek inceleyerek, değerlendirme yazıları yazarak zaman, iş ve mekana en uygun öğrencileri dahil etmeye çalıştığım bir yaz programı izliyorum. Bu yil bu sayı 80’i bulmuştu… Ve bu kadar çok ve nitelikli insanla ofislerimizde iş üretecek potansiyele de sahip olamadiğımız için bir süredir nasıl bir yol izlesek diye düşünüyordum. Başta Sinan’la olmak üzere, kafalarımızdaki niyetlerin ortak noktalarini fark ettik ve yola hep birlikte çıkarak konuyu birlikte formüle etmeye çalıştık. ‘Ofislerimiz dışında bunu nasıl organize edebilir ve hayata geçirebiliriz?’ sorusunu arkadaşlarımızla tartışmaya ve paylaşmaya başladık. Bu işin yer, zaman, para, organizasyon gibi ayrı bir süreci olacağı ve ayni anda ofis işlerimizi sürdürmemiz gerekeceği için, ne yapacağımızdan önce nasıl yapacağımızın koşullarını araştırmamız sartti. Sinan’dan gelen ‘Mimarlar Odasın’nın Kent Düşleri Atölyesi kapsamında yapalım mı ?’ önerisi üzerinde biraz kafa yorduktan sonra taleplerimizi ve teklifimizi bir çerçeveye oturtarak sunduk. Ve kabul edildi. Oda ile ilişkilerimizi sorgulayarak kurmaya çalıştığımız bu iletişim biçimi dışarıdan olmaz gözüyle bakılan şeylerin olabileceğini görmemiz açısındanüzerinde ayrıca düşünmeye değer bir mecraya kapı açtı.
Yaklaşık 16 yıldır tanışık olduğumuz, paylaşımlarımızın ve dostluklarımızın öğrencilik yıllarındaki öğrenci buluşmalarından başladığı, zamanla ortak iş üretimleri ve mekan ortaklıkları yaptığımız, atölyeler ve buluşmalarda biraraya geldigimiz, farklı mimarlık okullarında proje yürütücülükleri ve jürilikler ile ‘eğitim’ alaninda da birlikte calistigimiz mimar arkadaşlarımıza ‘atölyede bizimle beraber yürütücülük yapar mısınız ?’ diye sorduk. Onlar da gecmis ve diger deneyimlerimizde olduğu gibi bizi yalnız bırakmadılar. Baştan sona tüm sürece dahil oldular. Bu birlikteliği bizim açımızdan önemli kılan bir başka bir boyuttan bahsetmemde fayda var: Yurutucu olarak atolye bunyesinde yer alanlar, TMÖB (Türkiye Mimarlık Öğrencileri Buluşması ) gibi bağımsız ve sadece gönüllülük üzerine kurulu, ‘birşeyler’ yapmak isteyenlerin sadece ‘biraraya gelmek’ gibi bir çaba gösterdiği, uygun koşulları birikte yarattığı bir deneyimi veya deneyimler silsilesini paylaşmış bir grubun uyeleri. Ve bu grup, koşullar ne olursa olsun heyecanla çevrelerinde arayıp bulamadıkları şeylere ilişkin sorular sormaya ve ayni coskuyla kendileri ve çevreleri için farklı bir çalışma anları üretmeye çalışıyor. Bu atölyede de bu anlamda ele almaya çalıştığımız pek çok konu vardı:
Temelde tasarlanmış bir süreç olan atölye; fikren ‘büro stajı’ formatı içinde yer alacak beklentileri yeniden formüle etmeye dayanıyordu;
- Mimarlık öğrencileri için mimarlık eğitimi içinde kullandığımız yöntemlerin, yaklaşımların, bakışların farklı dış dünyalardan yaklasimlarla genişletilmesi;
- Mimarlık eğitiminden farklı olarak bireysel süreçlerin grup çalışmaları içinde dönüştürülmesi;
- Bireylerin kendi gelişim ve tasarım süreçlerindeki iletişim düzeylerini arttırararak, sosyal etkileşim boyutunun da tasarım süreçlerine dahil edilmesi;
- Bir tasarım araştırma pratiği geliştimek; “bütün’ değil, ‘bütüne ait parçalar’ üzerinden kısa sürede yoğun üretim gerceklestirerek ‘bütünün’ görmediğimiz yüzlerininin keşfine odaklanmak…”. Yani, tasarım süreçlerine ait bir takım refleksleri kırmak;
- Mimarlık bilgisine ait kavrayışları zihinsel ve teorik olarak geliştirmek, ve bu kavrayis becerilerinin tasarım araçlarına aktarımını araştırmak;
- Yönetim olarak yaklaşık 30 kişilik bir ofisin, bir ay gibi bir süre icerisinde bir araştırma grubu olarak herhangi bir konuyu ne kadar inceltebileceğini araştırmak… Buradan hareketle de, ofis modellerine dair yeni bakışlar üretmeye çalıştık;
- Üretilenlerin toplu halde masaya yatırılıp, çarpıştırılıp tartışıldığı, bakışların çoğaltıldığı ara aşamalar, değerlendirmelerle, bir yoğunlaşma sağlamak;
- Ve tüm bunları sadece atölye sonrasında değil, atölye sırasında da izlenilebilir, takip edilebilir, geri dönüşümleri alınabilir sergi, değerlendirme yazısı, video kaydı, fotoğraf, bilgi, dökümantasyon gibi belgelere dönüştürmek… Bu belgeleme, atölye dışındakilere aktarılmaktan çok, atölyenin ve atölyedekilerin eş zamanlı olarak kullanabileceği şekilde, oranın enerjisi üretmek…
- Bütün atölyenin üretimlerini sergisi dahil paket olarak yerinde yani atölyedet amamlamak…
Bunlar, ‘büro stajı formatı’ ile ‘atölye çalışması’ arasında bir formatta koşullarını oluşturup, araştırmaya çalıştığımız konular oldular…
Ancak koşullarını tasarlayabileceğimiz fakat sonuçlarını tasarlayamayacağımız bu araştırmanın sonucunda, başta da yorumladığım gibi tüm bunlardan fazlasına ulaştığımız bir deneyim ürettiğimizi düşünüyorum. Sadece ürün açısından bile matematiksel açıdan bakıldığında öğrencilerimizin, bir senede iki proje ürettikleri ‘proje saati’ne yakın bir zaman diliminde hazırlıkları, tartışmaları, üretimleri, sunumları, değerlendirmeleri ile birlikte bir ayda bes proje üreterek ve dokuz grup olusturarak toplamda 45 öneriye imza attigi ve bu sebeple birkaç sınıf atladığı bile iddia edilebilir.
Ancak matematiksel değerlendirmelerden öteye, atölyenin en önemli verimi kuşkusuz projeler değil, atölye yürütücüsünden katılımcısına kadar herkesin birbirini dönüştürmesine ve dolayisiyla ‘bizlerin’ yeniden üretimine olanak taniyan enerjisi, atmosferi ve kimyası oldu.
Boğaçhan Dündaralp, Lusid* Tepebaşı Kent Düşleri Atölyesi müdürü
*lusid: rüya gördüğünün bilincinde olarak rüyayı biçimlendirme, ele geçirme…
_ metni .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ değerlendirme metni/yenimimar.com
2009/07: lusid / atölye – kitap
Temmuz 29th, 2011 § 1 Yorum
“Katılımcı ve yürütücü zenginligini ‘tasarım süreçleri’ üzerinden de verimli bir biçimde nasıl çogaltabiliriz?” sorusu temel motivasyonu olusturmaktadır. Bu niyetle; bir yer için en uygun yaklasımı arayan tek bir tasarım süreci yerine; kodlanmıs birikimimiz nedeniyle bazen düşünmeden eledigimiz durumlarla tasarım sürecinde yeni karşılaşmalar üretebileceğimiz, ‘yer’e tekrar tekrar dönüp farklı gözlerle bakacağımız bir tasarım süreci deneyimi.”


_ etkinlik kitabını .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ etkinlik haberi için tıklayınız/yenimimar.com
2009/05: “ddrlp’ nin projeleri” / proje
Temmuz 29th, 2011 § Yorum yapın
2009/04: kriz, fırsat olabilir mi? / görüş-tartışma
Temmuz 29th, 2011 § Yorum yapın
*Wei-Ji
( Dikkat! Yazı, ……. mimarlar için uygun içerik taşımamaktadır.)
“‘Kriz’ mimarlık ve ortamımının dönüşümü için bir fırsat mı yoksa zorunluluk mu?” sorusuna yanıt için bir senaryo örneği;
Aşağıda okuyacağınız metin, ‘kriz ortamı’ olarak tarif edilen bir ortamda, ortamla kurduğu ilişkiyi ‘kendi gerçekliği’ üzerinden dillendiren bir mimar tarafından kaleme alınmıştır. Olası genellemeler ve gelecek öngörüleri bu gerçeklik üzerinden kendisine anlamlı geldiği için, yazdıklarının bir iddiadan çok senaryo olasılıklarından biri olarak algınacağını düşünür. Bu da herhalde metni bir kehanet gibi görmekten çok, başka senaryoları da çağıracak araç olarak görmesinden kaynaklansa gerek…
Yazar, mimarlık bilgi alanı içindeki çok pozisyonlu konumlanışını ve üretimlerini bu gerçekliğin üzerine oturtur. Yazarı bu konumlanışta heyecanını taze tutan şey; bizim zamanımızı farklı kılan, uzun zaman hayal edilmiş zorunluluktan uzak bir dünyanın olabilirlik ufkundaki görüntüsüdür. Yazar kendi mimarlık serüvenini de bu hayalin mimarlık alanı içindeki bilgi ve uygulamalarına aktarımı üzerine kurmuştur.
Aşağıdaki metin, yazarın çeşitli ortamlarda yaptığı sunularda dile getirdiği konuların, 6-7 Nisan 2009 tarihlerinde, güncel gelişmeler paralelinde özetlenmiş ve kaleme alınmış halidir.
“ Yere ve zamana ait bölünmüş mekan deneyimlerimizin bizi, durumun genel resmi içindeki referans noktalarımızı belirlememizde çaresiz, plansız bıraktığını söyleyerek söze başlayalım. Bu durum da bizleri; çoğu kez olduğu gibi kendimizi olacaklarla karşı karşıya bırakacak cesurlukta varsayıp, durumlarla karşılaşma anlarımızı bekleyeceğimiz bir pozisyona itmektedir. Yapılabilecek şey ya kabullenmek ya da tercih edeceğimiz, varsayacağımız bazı senaryolar peşinden gitmek olacaktır. Ben kendi tercihimi; gerektiğinde pozisyon almak yerine, kendim için bir pozisyon üretme yönünde kullandım ve bu yönde çabamı sürdürüyorum. Bu gerçeklik düzleminden dünya ve mimarlık ortamı şöyle görünüyor:
Küresel iklim değişikliği ile küresel kriz, aslında nedenleri ve sonuçları ile göbek bağıyla birbirine bağlı bir süreç ve ortam oluşturdu. Son yüzyıl, 2000 yılda harcadığımızdan fazla enerji harcayarak, yenilenme imkanı vermeden dünya kaynaklarını tükettiğimiz, sonuçlar olarak da geri döndürülemez hasarlar bıraktığımız bir yüzyıl oldu. Ürettiğinden çok tüketen düzenin, bir yerde sona ulaşacağı ve bir bedel ödeyeceği kaçınılmazdı. Tüm öngörülere rağmen bu durum içine çaresizce düştük. Bu bedeli ödediğimiz, yeni bir yaşama modeline kaçınılmaz olarak geçmek zorunda kalacağımız bu geçiş dönemine de ‘kriz’ dedik. ‘Tsunami’sinin daha gelmediği söylenen ‘kriz’ için yeni dengelerin oturması daha zaman alacak gibi görünüyor.
Yeni dünya düzenine geçiş ve yeni evrimleşme modeli; mevcut politakaların adaptasyonu, dünyayı yöneten dev küresel şirketlerin dönüşümü, dünyanın haritasının yeniden şekilleneceği kehanetleri, bize oldukça sancılı bir geçiş dönemi yaşayacağımızı gösteriyor.
Karşımıza çıkan tablodaki ilişkilere baktığımızda; kıtalarüstü ekonominin aktörlerinin, bu ortam içinde kendi varlığını sürdürebilmek için; ekolojik duyarlılık, sürdürülebilirlik gibi kavramları kendi varoluşunun etiketine dönüştürme çabası bir taraftan, bölünmüş mekan deneyimlerinin bilgi, nitelik ve duyarlılık açısından sapla samanı ayırma yetimizi kaybettirdiği bu ortamda çağın bireylere yüklediği sorumluluk diğer taraftan etkileşerek hayatımızı biçimlendirecek gibi görünüyor.
Tüketim toplumu olarak tarif edilen, tüketim alışkanlıkları ile yaşam konforlarını belirleme konusunda teşvik edilen, alım gücüne göre daha fazla tüketen insanlar; bu yeni koşullarda nasıl yaşayacağına dair yeni referans noktaları aramaya başladılar. Bu arayışlar içinde, gündelik yaşam pratiklerimizi tetiklemeye başlayan; kendi sınırlı kaynaklarını verimli kullanma çabaları, içe kapanma, yakında olanla, olanaklı olanla yetinme, acil olmayan ya da lüks tüketime dayalı ihtiyaçlardan vazgeçme gibi krizle bireysel olarak başetme yolları, yeni alışkanlıklar kazandırmadan önce kıtalarüstü ekonomiyi belirleyecek ilk hamle G20 zirvesinden geldi.
2 Nisan’da Londra’da yapılan G20 zirvesinin bu hamlesi; 21. yüzyıl uygarlığının I. Dünya Savaşı sonrasındaki içine kapanmacı, korumacı, aşırı milliyetçi politikaların egemen olduğu girdaba bir daha düşmeyecek kadar olgun olduğu mesajı taşıyarak karşımıza çıktı. Le Figaro gazetesinin 3 Nisan manşeti olan: “ Yeni bir kapitalizm için küresel anlaşma” başlığı ise yönünü çizmekte referanslarının güvenilirliğini yitirdiğini düşünen tüketim toplumu için çok anlam taşıyan bir mesaj olsa gerek. İkinci hamlenin de 2009 sonunda Kopenhag’da toplanacak olan “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı” nda yapılacağını bu anlamda öngörebiliriz düşüncesindeyim.
Bu çerçeveden bakıldığında, dünyadaki gelişmelere paralel olarak mimarlık ortamımızda son birkaç senedir ekolojik, sürdürülebilir mimarlığa yönelik yoğun eğilimlerin ilgiden öteye geçeceği ve yeni bir piyasa söylemi üreteceği söylenebilir. Bu alandaki eğilimleri; yukarıdaki ilişkiler çerçevesinden bakarak iki grupta değerlendirebiliriz gibi görünüyor. Bu işi etiket olarak görenler ve ele alanlar (yeni piyasa düzeninde, yeni kapitalizmin sembolü olarak, içeriklerden çok sembolleri ile ele alanlar) ve bu işi bir sembol, tarz ve etiketten bağımsız olarak bir sorumluluk alanı olarak gören, bu işin yaşamsal arka planı ve gündelik hayattaki pratik karşılıkları ile uğraşanlar.
Yukarıdaki ‘yeşil dünya’ tablosunun mimarlık ortamımız açısından en görünürde olacak konulardan biri olacağı kuşkusuz. Ancak bu noktada, mimarlık ortamındaki olası dönüşümlere ilişkin öngörüleri bu bakış ile sınırlandırmadan değerlendirmekte fayda olacaktır. Lakin şöyle farklılıkların da görünür olacağı söylenebilir:
‘Kriz’ nedeniyle varoluşlarını sürdürmek için önlemler alan mimarlık ofisleri, yapılanmaları, ölçekleri, işlerlikleri, süreklilikleri adına yeniden biçimlenecek, yeni pozisyonlar almak zorunda kalacaklar. Talep fazlası mimarlar, kendilerine yeni iş ve etkinlik alanı üretmek zorunda kalacak, para yerine hizmet alışverişinin olacağı alternatif arayışlara girilecek. Küresel ekonominin dönüşüme uğraması nedeniyle inşaat sektörünün taleplerinin alternatifi, daha yerel, daha çok aktörlü, daha çok sivil örgütlenmelerin organizasyonunu talep eden oluşumlar olarak karşımıza çıkacak. Bireysel konfor taleplerinin mülkiyet ile ipoteğe alındığı yapı tipolojilerinden çok, paylaşım ve ortak kullanımların ağırlıkta olduğu çok ortaklı yeni yapı tipolojileri oluşacak. Yeni binalar inşa etmekten çok, yeniden kullanımlara açık yapısal dönüşüm projelerinin şekillendirdiği yeni yaşam çevreleri oluşacak. Bu yeni mimarlık, yeni mimar örgütlenmeleri ve pozisyonları oluşturacağı gibi, yeni mimarlık anlayış ve yaklaşımları da doğuracak gibi görülüyor.
Bu durumun ne kadar yerleşik ve konvansiyonel hizmet veren mimarlık ofislerini zorlayacağını düşünsek de, bu ofislerin geleneksel iş alma metodlarını sürdürme çabasında olacaklarını, yatırımcıların daha az riskle hareket edeceklerini öngörerek, bu iki sektörün yapılanmalarını birbirlerine ve yeni küresel dünya taleplerine daha kolay adapte edebileceklerini söyleyebiliriz. Benim kişisel olarak önemsediğim ve kendimi de içinde gördüğüm yeni oluşumlar ise; ortam konvansiyonları açısından daha umutsuz görünen ama içinde yaşadığımız dünya için daha fazla umut verici, alternatif potansiyeller üretebilecek kemikleşmemiş mimarlık grup ve oluşumları. Yaşadığımız dünyanın çok alternatifli olasılıklar dünyasında, görünmeyen baskın ilişkiler sisteminin gevşeyen, zayıflayan zincirlerini kırabilecek bu potansiyel taze oluşumlar için uygun ortam zorunlu olarak oluşmaktadır. Bunu bir fırsat olarak algılamak, sistemde bir türlü yer bulamayan pek çok nitelikli, taze, genç mimar için bir umut ışığı olmaktadır ve olacaktır. Bu evrimleşme modeli, ancak bu değişim süreci içinde anlaşılabilecek bir tasarım ve mimarlık için olduğu kadar, bu araçlarla organize olacak yeni yaşama alternatifleri için de bir umut ışığı olmaktadır.”
*Wei-Ji, Çince’de kriz, tehlike-fırsat anlamına gelen kelime grubunun karşılığı.
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ metni .pdf formatında görmek için tıklayınız.
2009/04: yapıda ekoloji / fab-tek eco³ / proje
Temmuz 29th, 2011 § Yorum yapın
2009/03: mimarların ofisleri / söyleşi
Temmuz 29th, 2011 § Yorum yapın
2008: XI. ulusal mimarlık sergisi ve ödülleri / urbannomads / fikir sunumu dalı ödül adayı
Temmuz 28th, 2011 § Yorum yapın
2008/11: 8th international seminar on structural masonry / paper
Temmuz 28th, 2011 § Yorum yapın
A FLEXIBLE AND FUNCTIONAL REINFORCED MASONRY CONSTRUCTION SYSTEM FOR RESIDENTIAL APARTMENTS
ABSTRACT
The use of reinforced masonry is negligible when compared to any other construction techniques in Turkey. Traditional construction techniques are generally framed structues or frames combined with shear walls in which all have plastered and painted clay brick infill walls and facades. This paper introduces the use of reinforced masonry and focuses on the advantages of using reinforced masonry against framed structure models with clay brick infill walls with the help of an award winning project in Turkey named NP12. NP12 as the first residential 4 storey reinforced masonry structure complex in Turkey plays an important role in introducing this method of construction. The architectural advantages of using this system, its seismic behaviour, insulation, combination of different materials, flexibility and structural code requirements are presented.



















































