2016/1: All issues and problems can become objects of design process / Public Design Support 2011-2016 / Jesko Fezer & Studio Experimentelles Design / Kuzguncuk Bostan

Şubat 20, 2016 § Yorum bırakın

Public Design Support Workshop / Boğaçhan Dündaralp, Architekt

The best scenario for Kuzguncuks future is to increase the possibilities for sharing and to keep it alive – a scenario, which would highlight the importance and value of the orchard for Kuzguncuk. One of the most important contributions during this process, was the “Public Design Support Workshop” realized by Jesko Fezer and his students at the 1st Istanbul Design Biennial 2012. During this weeklong period, we experienced a cohesive and motivating project around a series of ad-hoc interventions that turned into a weekend event in the orchard. Simple arrangements like playgrounds (a football field, a grandstand, a swing, backgammon), tea garden and a picnic ground produced catalysing sensations that evocated curiosity. While Meric Kara from Bilgi University and the students at Kuzguncuk Primary School were directly involved in this event, local architects, Kuzguncuk residents and neighbourhood administrator (muhtar) provided support.

Collective production contains a unique temporality, knowledge production and dissemination processes. This work is invaluable since it shows us the fact that physical encounters and rapprochements that aim at direct production, trust that emerges from common experience and collaboration, common negotiations and sensations provide an opportunity for a unique kind of knowledge production, dissemination and sharing. We experienced a process that revealed the value of keeping the sensations that emerge from social and environmental needs and threats alive in our daily lives.  As much as experiencing and being educated by these contexts and sentiments, we have to create mutual experiences and remember that they are a very important source in terms of producing social and democratic contexts through common decision and negotiation processes.

As an architect that tries to resist contemporary trends that limit the role of the designer to mere “aestheticization” of her environment, and as a Kuzguncuk resident, I want to thank Jesko Frezer and his students, Adhocracy exhibition curator Joseph Grima, and the associate curator Pelin Tan, who helped us carry this project to Kuzguncuk, and all others who participated and contributed in this process and helped us produce and keep this experience alive. / 2012

* An addendum for the book, added after 3 years:

Kuzguncuk residents and the Association of Kuzguncuk Residents worked devotedly to overcome once again in their 20-year-old struggle against development threat on the Orchard of Kuzguncuk, and in 2013 they did manage to cancel out development plans for a school on the orchard area. In 2014 the orchard has been leased out to the Uskudar Municipality as a result of a tender which was put out by the General Directorate for Foundations. The alternative project that we prepared collectively with the residents of the neighborhood in 2010 suggests shared public use of the orchard, and it was brought back to the agenda as the orchard gets a new tenant. The project has put into practice through a collaboration between the association, the residents of neighborhood and the municipality while we, as architects from Kuzguncuk, moderate the process. The orchard life that we looked forward to through this project initiative for last 5 years of 20-year-old resistance struggle has become more than just a conservation of land, and nowadays the orchard keeps creating new uses and new characteristics to its collective memory. Until the next possible attack for future development plans on the Orchard Kuzguncuk residents look happy and the neighborhood is in high spirits.

 

for workshop:   link 1 / link 2

for book: link 1 / link 2

 

 

2016/01: Rejenaratif Tektonik / np12 güncesi 2003-2005 / betonart 48

Şubat 8, 2016 § Yorum bırakın

kapak 48 son62-65 Bogachan-162-65 Bogachan-262-65 Bogachan-362-65 Bogachan-4

pdf olarak okumak / indirmek için: 62-65 Bogachan_low

2015/10: Tasarım Öğretimi Diye Bir Şey / Arredamento Mimarlık / Dosya

Kasım 11, 2015 § 1 Yorum

ARMIM EKIM 2015 DOSYA TASARIM UZMANLIK 54-63-1 ARMIM EKIM 2015 DOSYA TASARIM UZMANLIK 54-63-4 ARMIM EKIM 2015 DOSYA TASARIM UZMANLIK 54-63-6

Sorular:

  1. mimari tasarım bir uzmanlık alanıdır, çünkü…..
  2. mimari tasarım eğitimi bir uzmanlık alanıdır, çünkü….

Yanıtlarım:

  1. Mimari tasarım bir uzmanlık alanıdır, çünkü mimari tasarım; bilgi, koşullar ve aktörler arasında ilişki ve süreç kurma işidir. Bilgi, beceri, deneyim ile kurulacak bu süreçler bununla yeterli kalmaz, mimarın da parçası olduğu daha büyük bir organizasyonun parçası olarak işler.Bu bağlamda farklı bilgi alanları ve koşulları sentezleyen mimari tasarım süreçleri, özgün olduğu kadar ilişkisel bağları güçlü kılabildiği oranda da başarılıdır.
  2. Mimari tasarım eğitimi bir uzmanlık alanıdır, çünkü öngörülenin aksine konusunda başarılı mimarlar ya da akademisyenler tarafından aktarılamayacak kadar da pedagojiktir. Konunun akademik ya da mesleki bilgi ve deneyimle de doğrudan bir ilgisi yoktur. Mimarlık eğitimi profesyonel ortamın gerektirdiğinin aksine bireysel üretimlere dayalıdır. Temel olan; mimar adayının birey olarak koşullar karşısındaki süreç kurma becerilerini geliştirmesidir. Bu da bireylerin kendi potansiyellerini ve meraklarını bu alanda nasıl geliştireceğine dair doğru ilişki biçimlerinin üretilmesini talep eder. Mimarlık eğitimi bu anlamda bireysel üretimleri geliştirip, zenginleştirecek ortam kurma becerisidir. Mimarlık bilgi alanı içinde doğrudan aktarıma / öğretilmeye açık konular yer alsa da mimarlık öğretilemez, keşfedilir. Mimari tasarım eğitimi bir uzmanlık alanıdır çünkü bu keşfi yaratacak ortam/ları ve bireysel üretim biçimlerini geliştirecek doğru iletişim biçimlerini talep eder. Bu ortamlarda her defasında yeniden kurulacak, çeşitlilik üretecek;  öğrenilmiş zekâların üretimlerini değil, kendi zekâsını kullanabilen bireylerin kendini inşa etmesi gereklidir.

Boğaçhan Dündaralp

 

Tüm dosyayı ve yanıtları okumak için: ARMIM EKIM 2015 DOSYA TASARIM UZMANLIK 54-63

 

2015/04: Kentsel Tarımın Bereketi / Kuzguncuk Bostanı / XXI:138

Nisan 8, 2015 § Yorum bırakın

11050185_809024915812830_6925339809494589695_o

Ekran Alıntısı

P1210533

 

XXI’de bu ay kentsel tarımın yaratabileceği değişimleri sosyolog Ayça İnce, mimarlar Burcu Serdar Köknar ve Hasibe Akın, permakültür üzerine çalışan Deniz Üçok ve Buğday Derneği’nden Hakan Gönül ile yapılan konuşma yer alıyor. Sohbetin yanı sıra Boğaçhan Dündaralp, Kuzguncuk Bostanı deneyimi üzerine bir yazı kaleme aldı ve tarımsal üretimle kamusal kullanım ilişkisinin nasıl kurgulanabileceğinin araştırıldığı süreci paylaştı.

Söyleşiyi ve Boğaçhan Dündaralp’in özetini okumak için tıklayın:http://xxi.com.tr/2154/kentsel-tarimin-bereketi/

Boğaçhan Dündaralp ile konuşma özet metni:

 

KUZGUNCUK BOSTANI’NIN ÖYKÜSÜ

Kuzguncuk Bostanı 700 yıllık bir tarihe sahip. Ancak bostanın son sahibi İlya 1980’lerde ölüyor ve bostan hiç akrabası bulunamadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devrediliyor. O zaman burası bostan vasfında yeşil alan olarak görünürken 1986’da plan tadilatı yapılıyor ve okula çevriliyor. Ve 90’larda ilk eylem başlıyor. Ancak her defasında yeni bir projeyle geliyorlar, 2000’de de yine bir eylem oluyor; ardından alan bir peyzaj firmasına kiralanıyor ta ki 2010’da burası tekrar boşaltılana dek. Bizim bu alan üzerine çalışmamız  2010’da başlıyor. Bu projeleri birlikte yürüttüğümüz bir mimar arkadaşımız tesadüfen Boğaziçi İmar’da okul projesini görüyor ve fotoğrafını çekiyor. Bu okulun üç boyutlu modelini yapıp, yerine montajladık ve Kuzguncuk’ta her yere astık ki herkes okulun inşa edilmesiyle birlikte bostanın nasıl bir hal alacağını öngörebilsin. Ardından mahalleden itirazlar yükseldi. Biz de burası için alternatif bir projeyi geliştirdik. Bostanda zaten olagelen bir sürü aktiviteyi biraz daha geliştirip nasıl arttırabileceğimizi araştırdık. Hıdrellez şenliklerinden yazlık sinemaya, doğum günü kutlamalarından çocukların organize ettiği voleybol turnuvasına kadar dek çeşitlenen aktiviteler bunlar. Bunları nasıl çoğaltabileceğimizi soran birtakım broşürler yapıp mahallede dağıttık, daha neler olabileceğini herkesle paylaştık. Çıkan verilere dayanan alternatif projeyi Boğaziçi İmar, Anıtlar Kurulu gibi kurumlara gidip anlattık. Bir yandan da bostanın bostan olarak kalması için hukuki süreç sürüyordu. Öte yandan da bostan mahalleliler tarafından kullanılmaya devam ediyordu. Ardından 2013’te okul projesi Boğaziçi İmar tarafından onaylanıyor. Anıtlar Kurulu tarafından onaylanmayınca bu kez üst kurula gönderiliyor ve o da hükümetin alt organı gibi çalıştığından hemen projeyi onaylıyor ve Çevre Komisyonu’na gönderiyor. Sonradan proje komisyon tarafından iptal ediliyor. Bu da gezi sürecine paralel bir döneme denk geldi. Diğer birçok etkinlik gibi mahalle forumları da bostanda yapıldı. Burası İlya’nın zamanından beri bostan ve o kimliği sürdürmek ve desteklemek için ekip biçme ile ilgili insanlar da buraya geldiler, burada birtakım ekip biçme faaliyetleri dışında permakültür vs çalışmaları yapıldı. Bu projenin iptal edilmesi ile kiralama süreci arasındaki süreçte burada farklı bir deneyim yaşandı. Herkes bir nevi bostanı işgal etti ve gerilla tarım yapıldı, herkes bir şeyler ekip biçmeye başladı. Herkes kendine göre bir alanın etrafını çevirdi, kimisi baktı, kimisi bakmadı, kiminin ekinleri çalındı vs. İşte bunu deneyimlemek çok sey kattı bize. Fark ettik ki tarım meselesi herkes için birleştirici bir araç olabilir.

Sonra 2014 Mart ayında, Vakıflar burayı kiralama ihalesi açtı ve ihaleyi Üsküdar Belediyesi aldı. Biz de o tarihten bugüne dek bir proje üstünde çalışmaktayız. 2010’da hazırladıpımız alternatif proje zamanında katılımcı bir sürecin nasıl olabileceğini deneyimledik , insanlarla nasıl bir görsel diyalog kurmamız gerektiğini az çok çözdük. O nedenle 2014’te başladığımız bu yeni projede oranın hayatını gösterecek görseller oluşturduk. Herkesin tahayyülünde olup biten meseleleri biz mimarların anladığımız anlamda proje gibi değil de kolay anlaşılabilir bir görsellikle ürettik ve paylaştık. Bir yandan mahalle toplantılarında bir yandan yerel gazete Kuzguncuk Postası’nda projeyi yaydık. Belediyenin kiralamanın ardından ilk işi üst setlerdeki ağaçları budamak olmuştu, biz de bu üst setin artık orman vasfı kazanmış bir alan olduğunu onlara anlatmaya çalıştık. Bir yandan ağaç envanteri çıkartırken diğer yandan Tema Vakfı ile belediyeyi yan yana getirdik. Sonuçta üst setleri, yani orman vasfında olan yerleri meyve bahçeleri haline getirme konusunda herkes mutabık oldu.

Geri kalan alanlarsa kent bahçeciliği için üretilmiş yaklaşık 100 tane yükseltilmiş sebze yatağının olduğu kısımlar, İlya zamanındaki gibi köy meydanı gibi işleyecek ortak alan, çocuk oyun alanı, kütüphane / kum havuzu gibi işlevlerle organize ettik. Burada yapılan her şeyin doğal malzemelerden ve geçici nitelikte olması en büyük önceliğimizdi. İlya da zamanında burayı hiçbir zaman özel mülk alanı gibi kullanmamış, burayı herkese açmış. İsteyen gidip ihtiyacı olanı alır ve bütçesi kadar bırakırmış. Buradaki bu türden alışverişin kamusal bellekte de bir yeri var. O belleği sürdürecek bir yer olması bizim için de önemli. Burada yaşanan gerilla tanım sürecinden çok şey öğrendik. Mekanın herkese eşit br şekilde dağıtılamaması, Kuzguncuk dışından gelenlerin buradaki dinamikleri tam olarak çözemeden hareket etmeleri gibi durumlarda böylesi bir alanın herkesin birbiriyle ilişki kurabildiği br yer olarak yönetiminin önemini kavradık. Bu, yine de tabi ki güzel bir andı. Herkes gibi bizde bunun geçici bir durum olduğunun farkındaydık, sonuçta bunu görmek bir deneyim. Onun üzerinden şimdi daha fazla katılımın mümkün olabileceği, herkesin eşit haklarda taleplerini karşılayabileceği bir tarımsal faaliyetin nasıl olabileceğini araştırıyoruz. Bostan için planlanan 100 küsur tane alan için Kuzguncuk’ta 300’den fazla kişi başvurdu. Bunun için kura çekilerek o yükseltilmiş yatakları kullanacak olanlar belirlenecek.

Şimdi o yaklaşık 100 alan için tahayyül yapılması da gündemde, bunu kullananlar için belli süreler öngörmek lazım ki daha çok insan yıllar içinde faydalanabilsin. Ya da birileri iyi bakamıyorsa mesvsimsel döngü içindeki gereklilikleri yerine getiremiyorsa devretmek zorunda olmalı ki başkasının hakkı yenmesin. Bostanın kullanımında kendi içinde birtakım etik sorumluluklar oluşmalı ki yaşasın. İlya’nın ölümünden şimdiye dek geçen süreçte, eskiden tarım alanı olan şey bugün artık başka bir kimliğe bürünmüş halde. Sadece ekim biçim yapılan bir yerden çok sayıda kamusal etkinliğe ev sahipliği yapan ve kendine has bir kamusal bellek geliştiren bir yer dönüşüyor. Sonuçta orada yaşlılar belki ekip biçerek değil, yürüyerek oturup dinlenerek vakit geçirmek istiyor, çocuklar bambaşka türlü bu alandan faydalanmak istiyor olabilir. Herkes için burası bambaşka bir anlam ifade ediyor. Birtakım sosyal hareketlilikler için birlikte paylaşılan bir yer haline geliyor. Gidip kitabını okuduğun tek başına vakit geçirdiğin, yürüyüş yaparak kendini rahatlattığın, köpeğini gezdirdiğin, onu salabildiğin bir yer oluyor. Sonuçta Kuzguncuk’ta yaşayan herkesin farklı ihtiyaçlarına farklı yanıtlar veriyor, hem tekil ve özel hem ortak ve paralel. Böyle olunca orası sadece bireysel vakit geçirilen bir yer değil, sosyal olarak da yaşamın ekseninin çizildiği bir yer haline geliyor. Bunun için de tarımsal faaliyet de, gölgesinde oturulan ağaç sayesinde yaşanan doğal bir deneyim de var. Bizim bu projeler üzerine çalışırkenki motivayonumuz da alanın bostan ve yeşil kimliği sürerken Kuzguncukluların burasıyla ilgili beklentilerini, yaşamak istediklerinin karşılığı olacak şeyi burada nasıl sürdürülebilir kılacağımızı bulmaya ve bunun için buraya ne kadar müdahale edilmesi gerektiğini anlamaya çalışmak. Bir kamusal alanda en önemli şey, o yere yer kimliğini veren bütün insanların, orada yaşayanların oradaki sürekliliğin bir parçası olması ve kendi anılarını biriktirmeye başlaması ki orada bir sahiplenme oluşsun, o yerin değeri bilinsin ve bu deneyimler sürekli aktarılabilsin.

Burada Tülay Atabey Onat,, ben ve projeye emek koyan diğer mimarlar olarak en büyük avantajımız, tek başımıza hareket etmememizdi.Burada birikmiş olan bilgilerin, belli ilkelerin sorumluluğunu üstlenmeye çalıştık. Buranın bostan kimliğini sürdürmesi herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir meseleydi ama bunun ne kadar ya da nasıl olacağı gibi konularda görüş ayrılıkları yaşanıyordu. Mesela buraya aktivist olduğunu iddia eden ve öyle hareket eden ama ne bu mahallenin ne de herhangi bir yerin parçası olmayı bilmeyen birileri  gelip buraya çivi bile çakılmaması, olduğu haliyle kalması gerektiğini söylediler. Ama bunu yaparken de bürün o katılım süreçlerine dahil olmak, onları anlamak ve onlara itiraz etmek değil de gerçekçi olmayan şeyler öne sürerek burada eylem yapmak gibi yollar seçtiler. Oysa Kuzguncuk’un ve bostanın dinamikleri başka.

Sonuçta şu an yapılmakta olan, ne tek başıma benim istediğimi yansıtıyor ne de aslında görmek istediğim şeyleri barındırıyor. Belki de kimsenin tüm detaylarıyla görmek istediği gibi değil ama herkesin ortak olarak kabul edebileceği bir düzeyde; temel ilkeleri olan ve onu sürdürürken müşterekleri koruyan bir düzeyde… Buradaki ana derdimiz, buranın bostan ve yeşil kimliğini korurken; buraya okul yapılmaması ve alanın Kuzguncuklular için kamusal niteliğini sürdürmesi. Burası bireysel olarak, mülkiyet olarak kimseye ait değil, herkese ait. O nedenle bostan kimliğine zarar vermeden her şeyin sökülüp takılabilir olduğu, gerektiğinde oranın bir parçası olabilecek şekilde doğal olduğu bir kkurgu oluşturmaya çalıştık. Bu perspektiften bakıldığında kapının öyle ya da böyle olması veya küçük detayların nasıl olduğu önemsiz kalıyor.

2014/5: ‘Başka Bir Okul Mümkün’e inanmak…/eğitim mimarlığı / ege mimarlık 85-86

Mayıs 7, 2014 § 1 Yorum

26.05.2013 tarihli Ege Mimarlık ‘ Okul Tasarımlarını Yeniden Düşünmek: Çocuklar ve Gençler için Öğrenme Ortamları/Çevreleri” dosyası için hazırlanan bu yazı: ‘Başka Bir Okul Mümkün’ Girişimi sürecinde araştırmalarını yaptığımız Alternatif eğitim mekanları, katılımcı model tasarım ve BBOM eğitim mekanlarını ortaklaştıracak mimari ilkeler bütününü özetleme girişimi olarak görülebilir. Dosya editörü Değerli hocam Hikmet Sivri Gökmen’e ve Ege mimarlık ekibine teşekkürler…
85kapakLayout 1Layout 1Layout 1Layout 1

 

*’Başka Bir Okul Mümkün’e inanmak…

“Eğitim hayata hazırlık değildir. Eğitim hayatın ta kendisidir.”  John Dewey

Gün geçtikçe hayat karşısında seçeneklerin  daraldığı; sosyal ve ekonomik adeletsizliğin arttığı; gezegen  kaynaklarının giderek tüketildiği; değerlerin muğlaklaştığı bir dünyada;  gezegenimizin geleceğinin bir parçası olacak ‘çocuklarımız’ ve onların ‘eğitimi’, kuşkusuz hayat karşısındaki en büyük önceliklerimizden biri. Bizi giderek yutan, parçası haline geldiğimiz, düşünmeden normlarına uyduğumuz, kendi ellerimizle kurduğumuz bu medeniyetin içinde, onu sürdürecek yeni kuşakların jeneratörü zorunlu eğitim sistemlerinin aksine; hayat karşısında farklı kavrayışlar üretebilen,  geliştirdiği duyarlılıklar ve değerler üzerinden kendi iradesini geliştirebilen ve adaletli davranarak, gerekli iletişim olanaklarını yaratan kuşaklar nasıl bir ortamda yetişir?Böyle bir ortam kurmak mümkün mü; hele geleceğin yöneticilerini yetiştireceğini iddia eden ana okullarının olduğu, hızlı kalkınma adına coğrafyasını bozan, doğasını yok eden, toplumsal ve sosyal hayatını ayrıştıran, tepeden inme kararlarla yaşam alanlarının gün be gün değiştiği, değerler ve eğitim sisteminin tektipleştirildiği, insanların birbirine şüphe ve güvensizlikle baktığı bir coğrafyada? Bunu bilmiyoruz. Ama içindeumudu olan, çaresizlikten kendi yolunu inşa eden, sayıları gün geçtikçe artan bir avuç insan; tamamıyla gönüllü emekle işleyen, eşitlikçi, demokratik bir yapılanma üzerinde, kendi yarattığı öz kaynaklar üzerinden bu hayali 4 yıldır inşa etmeye çalışıyor. Önce İstanbul’da, sonra Bodrum’da, şimdilerde Ankara, Antalya ve İzmir’de… Bu insanları bir araya getiren bir amaç, bir hedef değil;  çaresizlik, alternatifsizlik, ihtiyaç… Ne istediğinden çok, ne istemediğinden yola çıkarak birbirini bulan insanlar topluluğu…

Ortak dertleri olan-eğitimciler, akademisyenler, sosyal bilimciler, avukatlar,mimarlar, mühendisler gibi pek çok farklı disiplinden gelen- bu  insanlar; hayata bakışları ve değerlerinin ötesinde, dünyayı biçimlendiren güçler karşısında temel değerlerin peşine düşmüş ve egemen eğitim sistemleri karşısında 100 yılı aşkın bir süre içinde farklı coğrafyalarda deneyimlenen demokratik okullar, özgür okullar ve alternatif eğitim sisteminlerini, mekanlarını, araçlarını araştırarak kendi yaşadıkları coğrafyaya özgü bir model geliştirdiler. Ortak ilkeler ve öncelikler belirlediler.  Zamanlarını, emeklerini birleştirdiler, dayanıştılar. Bir dernek  yapılanması içinde işler bir yapı kurdular.

Eşitlik, toplumsal adalet, özgürlük (düşünce, ifade, hareket, seçim), dayanışma,çoğulculuk,toplumsal duyarlılık, şiddet karşıtlığı (fiziksel, sözlü, psikolojik), ayrımcılık karşıtlığı (milliyet, ırk, dil, din, cinsiyet, cinsel yönelim, ekonomik, sosyal, fiziksel), ekolojik düşünce,yaratıcılık, üretkenlik, dürüstlük, öz denetimcilik, eleştirellik, farkındalık, empatigibi ortak ilkeler üzerine inşa ettikleri  bu  yapı 4 Temel  eksen üzerine oturuyor: Alternatif Eğitim, Demokratik Yönetim, Ekolojik Duruş,Özgün Finansman.

Bu gönüllü insanlar topluluğu “Başka Bir Okul Mümkün Derneği” olarak varlığını “Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde belirlenen temel hakları hayata geçiren, çocukların kendilerini gerçekleştirmelerini sağlayan, katılımcı demokrasiyle yönetilen, ekolojik dengeye saygılı ve kar amacı gütmesizin uygulanan bir eğitim modelinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına” adamış durumdadır.Bu doğrultuda, aileler ile gönüllülerden oluşan inisiyatifler tarafından kar amacı gütmeksizin kurulacak ve yürütülecek bu eğitim modeline sahip okullar kurma çabası; şimdilerde bir taraftan araştırma, geliştirme bir taraftan da hayata geçirme adına emek yoğun müzakere ve mücadele içinde sürdürülüyor.

2013-2014 eğitim yılı için hazırlıklara başlayanİstanbul ve Bodrum oluşumlarında dernek yapılanmasının yanında her okul bağımsız bir kooperatif yapılanması üretti. Bu gelişmeler diğer iller için de süreci hızlandıran etkenler oldu.

Bu sürecin içinde yaklaşık 2 yıldır Berna ile mimar anne-baba olarak bu oluşum içindeki mimari konuları gönüllü olarak çalışıyoruz.  Bir taraftan alternatif eğitim mekanlarının araştırmaları; bir taraftan da hedeflenen okul yapılarının kendi bağlamsal durumları üzerinden BBOM eğitim modelinin mekanlarını araştırıyoruz.  Araştırma ve tasarım temelli bu iki çalışma ekseni iki temel soruya odaklanıyor:  1.BBOM eğitim mekanları nasıl olmalıdır? 2. Bu mekanları tasarlamanın, hayata geçirmenin yöntemi ne olmalıdır?

BBOM eğitim mekanları:

BBOM mekanları belirli bir eğitim metodolojisinin aracısı olmaktan çok; alternatif ve farklı kullanımlara olanak yaratacak, kullanıcılarının dönüştürebilecekleri bir ortamın aracısı olarak düşünülebilir.  Beden ölçeğinde beden-mekan-ölçek-malzeme-detay-kullanım ile başlayan; doğa-çevre-fiziki ve sosyal yapıya kadar genişleyen; her ilişki biçiminin öğrenme temelinde karşılıklarını üretebilme olanaklarını araştıran bir kavrayış ile ele alınmaya çalışılıyor. Mekan çalışmaları sadece mimarlar tarafından ele alınacak mimari bir konu olarak değil; başta eğitimciler olmak üzere BBOM eğitim modeli üzerinde çalışan, düşünen, sürece dahil olan farklı disiplinlerdeki gönüllülerle birlikte içinde bulunduğu  ortam ile bir bütün olarak araştırılıyor.

Mimari çalışma/ tasarım yöntemi:

Gönüllü çalışma, demokratik yapılanma, farklı bilgi alanları ve uzmanlıkların bir arada karar alma mekanizmaları üretmesi;  mimari konularda ve BBOM mekanlarının tasarlanmasında kendi  ‘katılımcı tasarım modeli’mizi üretme konusunda bir yaklaşım geliştirmemizi sağladı. Eğitim konusunda olduğu kadar ‘Katılımcı Tasarım’ üzerine yaptığımız çalışmalar ve deneyimler bize bu konuda epey yardımcı oldu. Bu yöntemle  somut bir proje elde etme adına Bodrum ekibi ile yaptığımız çalışma bu konuda önemli bir deneyim  üretmemizi sağladı.  Hem süreç olarak hem de ürün olarak Dağbelen köyü için hazırlanan bu proje ‘BBOM okulları tasarımı’ için bir deneyim oluşturmaktan öte; şu ana kadar Türkiye’de örneğine rastlamadığımız bir proje elde etme yöntemi olarak da oldukça farklı bir model sunmaktadır.

Hele umudunu ‘fırsat eşitliği’ adına  ancak müellif seçme konusunu çözebilen ‘yarışma’lara  bağlamış; projelerini kollektif bilgi birikimi ve empati  yoksunu süreçlere mahkum eden mimarlık ortamımız için de önemli olabilir. Çocukları anaokulundan başlayarak öğrenmekten çok teste ve yarışmaya hazırlayan eğitim sistemini  tekrar eden bir model yerine alternatif mimari süreçler üretilebileceğini de deneyimlemek, gösterebilmek; bizim açımızdan heyecan verici olmaktan çok umut vericidir. Bu konuda denemeye ve deneyimlemeye devam edeceğiz.

Başka Bir Okul Mümkün girişimi, pek çok okulun aksine;  eğitim ve çocuklar için ne bir formül sunuyor, ne de bir hedef için garanti veriyor ya da bir model pazarlıyor.  Sadece ortak kaygıların tetiklediği, ortaklıklar ve farklılıkların dengesi üzerine kurulmuş;  çocukların kendi kişiliklerini inşa edebilecekleri, zengin imkânlar sunan eğitim ortamı peşinde koşuyor.

BBOM; kar amacı gütmese de bir finansmana, hayata ve doğaya temas edebilecek bir mekâna ya da mekanlara,”Başka Bir Okulun Mümkün” olacağına inanan iradeli, sorumluluk sahibi,güven duyulabilecek insanlara ihtiyaç duyuyor.

Ve şimdilerde de daha çok desteğe…

BBOM mimari ilkeleri:

 Bu ilkeler BBOM okullarının; ‘Yer’e bağlı; bölge, iklim, topografya, yerleşim ve parsel ölçeğindeki değişkenlere; farklı sosyal çevre, finansman, imkan ve kullanımlara göre farklı mimari yapısal oluşumlar olmasına izin verirken, ortak bir ‘anlayış’ ve‘değer’ dünyasında tutmayı hedefler.

Bu nedenle;

1. BBOM okulunun tip projesi yoktur. Tip okul anlayışını değil, ortaklıklarını mekan anlayışından alan özgün okullar anlayışını benimser.

2. BBOM okulu mekanları eğitim için tanımlanmış duvarlar içine sıkışmış kutu mekanlardan oluşmazlar. Okul, açık-kapalı tüm alanları, içinde bulunduğu çevreyle bir bütün olarak öğrenme mekanları olarak kullanılır.

3. BBOM okulu mekanları eğitimcilerin müfredatlarını uyguladıkları alanlar değil, çocukların bireysel ilgi ve ihtiyaçlarına yanıt üretebilen; birarada ve tek tek öğrenebilme imkanları sunan; sadece öğretmen odaklı değil, okulun parçası olan herkesin birbirinden öğrenebileceği etkileşim ve iletişim imkanı sunan mekanlardan oluşur, çocuk merkezlidir.

4. BBOM okulu, içinde eğitim verilen bir bina değil, aynı zamanda öğrenimin aracısı ve kaynağıdır.

5. BBOM okulu mimarisi, bilişsel öğrenimi, duyuşsal öğelerle de birleştirmiş, gerçek yaşam modelini içine almış, etkileşime ve iletişime dayalı; sadece okul alan sınırları içinde değil, çevresindeki yaşamla da dinamik ve üretici ilişkiler kurabilen bir yapı ve mekan anlayışı sunar. Mekanları sınırlayıcı değil, katılımcıdır.

6. BBOM okulu mekanları hiyerarşik ve tanımlayıcı değil, demokratik ve katılımcıdır. Dayatmaz, yönlendirmez, olanak yaratır.  Katı ve statik değil, esnek ve dönüştürülmeye açıktır.

7. BBOM okulu mimarisi esnekliği sadece mobilya hareketlerine bağlı kullanım esnekliği olarak tanımlamaz. Yapım aşamasından başlar, tüm yapının kullanım hayatı boyunca sürer. Katılımcılıkla paralel genişler. Bu yüzden BBOM okulları kendi özgün finansman yapısı ile etaplanabilir bir mimari sunar; yapının zaman içindeki değişkenliklerine, eklere izin verir; kullanım  olanaklarını çoğaltacak yönde yapısal evrilme esnekliği taşır.

8. BBOM okulu gerçek hayatın içerdiği tüm mekanlara; kamusal mekan, özel mekan, yapay mekan, doğal mekan, buluşma, tartışma, öğrenme, öğretme,üretim, tüketim,düşünme, araştırma, çatışma, uzlaşma,uyum, kaçış mekanlarını kendi iletişim dinamiklerini yok saymadan barındırır.

9. BBOM okulu mimarisi yapıyı ‘kat’ya da ‘katlı’ yapı anlayışı içinde düşünmez, çevresi ile etkileşimli iç-dış mekanlarla ilişkili; mekan olanakları ve onun ergonomisi ile düşünen ‘hacim’lerden oluşan bir yapı anlayışını benimser.

10. BBOM okulu mekanları içerdiği hayat ile gerçek hayatı birbirine katar; onun simülasyonunu üretmez. Bunun için doğaldır. Bunları üretmeye kalkmak yerine üretilmesine olanak verecek imkanlar sunar.

11. BBOM okulu etiketlenmiş ekoloji anlayışını değil, elinde varolan kaynakları farkeden, bunları bencilce kullanmayan, tüketim dengesini üretimle destekleyerek kullanan; bunu yaparken de sürdürülebilirlik adına doğayı yeniden bir sömürü nesnesine indirgemeyen, onun döngülerine katılan ve bunu da teşhir etmek yerine yaşayan ‘derin ekoloji’ anlayışını benimser.

12. BBOM okulu içinde bulunduğu doğaya ne kadar eklendiğinden, onu ne kadar dönüştürdüğüne; malzeme seçimlerinden, yapım sürecine; kullanım sürecindeki enerji kullanımından, sağlık, hijyen gibi faktörleri de işin içine katan, yapı fiziği ve yapı kimyasına kadar pek çok detayı bu derin ekoloji kavramı ile sorgulayan bir içerik taşır.

13. BBOM okulu mimarisi araziyi üzerine inşa edilecek yapı olarak görmez; çevresi, sosyal yaşantısı, doğası ile bir bütün olarak algılar. Onun tüm imkanlarını, olanaklarını ve potansiyelini kendi ‘değer’ sistemi içinde araştırır.

14. BBOM okulu mimarisi okul saatleri dışında kullanılmayan bir yapı değil, sadece bir eğitim yapısı hiç değildir. İçinde bulunduğu sosyal ve doğal doku ile birlikte yaşayan, farklı zamansal döngülerde içinde sürekli hayat bulunan ve o hayatın içinde kattığı her yaştan insanın birlikte öğrendiği bir yaşam alanıdır.

Boğaçhan Dündaralp

Alternatif Eğitim/Öğrenim Mekanları/Çevreleri araştırmalarını yüreten ortağım Berna Dündaralp’e; bu süreçte birlikte çalıştığımız ekibe; İpek Kay, Çağrı Helvacıoğlu; Lale Ceylan’a ve BBOM bodrum mimari ekibine teşekkürlerle…

 

Bu yazıyı pdf olarak okumak/indirmek için tıklayınız.

 

 

 

2014/4: Kentte çocuk olamamak / istanbul Art News sayı:8

Nisan 4, 2014 § Yorum bırakın

Nisan IAN Mimari_BD

 

Kentte Çocuk Olamamak

Konu çocuk ise; deneyim azlığına rağmen algıları ve ilişkilendirme becerileri yetişkinlerin çok üzerinde olan, bitmek bilmeyen enerjiye sahip, sürekli öğrenmeye açık,  potansiyeli yüksek zihinlere sahip bireylerden bahsediyoruz demektir.

İnsan yavrusu dünyadaki pek çok canlının aksine prematüre doğan bir canlı. Bu eksikliğin tamamlandığı süreç “sosyal rahim” olarak tanımlanıyor. Sosyal rahim süreci bireyin sosyal bir varlık olarak inşası için oldukça önemli bir süreç. Ve bu süreci verimli kılacak fizik-mekânsal ve doğal ortam; bu sosyal ilişkilerin sağlıklı gelişiminin zemini olarak algılanmalı.

Peki İstanbul, bu zeminin oluşumu için bize ne kadar olanak sağlıyor?

Kent hayatı programlanmış bir zaman ve buna bağlı ‘bölünmüş mekân’ pratiği/deneyimi içeren bir döngü tanımlar. Bu döngü; tanımlı kişisel zamanlar, tanımlı kentsel rotalar, tanımlı mekânlar ve onların arasındaki ilişkiler ile sınırlı.

Çocuğun  bu dünyadaki yeri ve deneyimi nedir? Kentsel pratiklerimiz çocukların aynı zaman-mekân bölünmüşlüğünü aile ile paralel olarak deneyimlemek zorunda olduğunu gösteriyor. Oysa çocuğun dünyasının talep ettiği programlanmamış, serbest, çağrışım ve etkileşime açık bir zaman-mekân deneyimi yaşaması bu koşullarda çok zor; çekirdek aile ile hayatında ise neredeyse mümkün değil. Bunun farkında bir ailenin bu imkânları yaratması ise koşulları oldukça zorlayan bir durum. Hal böyle olunca ne yazık ki çocuklar kent hayatında kendi dünyalarının talep ettiği bir hayatı değil, ebeveynlerinin ve koşulların onlara dayattığı bir ortamda yetişmeye zorlanıyor. Onların hayatı da yetişkinler gibi tanımlı programlar ve tanımlı mekânlar arasında kalmaya mahkûm kalıyor; ayrıca kendileri için tanımlanmış, oldukça steril ve yetişkinlerin dünyasını modelleyen güvenli mekanlarda büyüyorlar. Çocuğun gündelik uğraşıları spor, resim, müzik için bile hafta sonları sabah erken kaldırılan, kurstan kursa koşturulan kent çocuklarından bahsediyoruz. Bu; ne kadar çaresizlik, ne kadar iyi çocuk yetiştirme arzusu, ne kadar çocuklarını sisteme yetiştirmeye çalışan yetişkinlerin tercih ettiği bir modeldir, tartışılır.

Kent; her daim sağlıklı ve çalışan insanlar için hızlı biçimde işbölümünü kolaylaştıran, kendi değer anlayışını arttıran mekânlar ve ulaşım sistemleri için niceliksel bir büyüklük olarak kendini yeniden ürettiği bir ortam. Kendi dinamizmi ve önceliklerini öne sürme cüretini kullanan kentin politik ve ekonomik iktidarları, bu yeniden üretimde engelli, yaşlı gibi bireylerin varlığını yok sayabilme gücünü kullanan, alım gücü olmayanları tüketici pozisyonu olmadığı sürece servis dışı bırakabilen bir kent ortamını sürekli manipüle etmektedir. Bu anlayış içindeki bir kentte yaşayan çocukların dünyasına ‘yer’ var mıdır? Bu ‘yer’ sisteme uyumlu çocuklar hazırlamaktan öte çocuklara nasıl bir ortam sunarlar? Böyle imkânlar da varsa bunlar hala ne kadar erişilebilirdir?

En küçük programın ve mekânın ‘para’ ile deneyimlendiği; tanımlı zaman-mekân örgütlenmesinde ‘kamusal’ olanın bile serbest zaman kullanımından çalındığı, AVM’lere hizmet ettiği bir ortamda kentler çocukların kendini gerçekleştirebilmesi için uygun imkân ve mekânlara nasıl sahip olabilir?

Kent mekânı olasıklar dünyası olarak kendi örgütlenme zihniyeti içinde çocukların dünyasına yönelik ‘ticari’ olmayan, programsız, kendiliğindenlik içeren, sürekliliği bir deneyim içeren sosyal bir hayat ve doğal ortamla ilişki kurabilecek bir ortam kurabilmesi mümkün müdür? Nasıl kurulabilir? Çocukların kendi değerler sistemini oturtmaya çalıştıkları yetişkinlerin kent hayatı ve mekânında; ne kadar yeni olanak ve olasılık üretilebilir?

Kuşkusuz yanıt; kentin mekânlarına tıpkı dışladıkları gibi çocukları uydurmak değil; kent mekânlarında sadece çocukların, insanlar değil, tüm canlıların varlığını da gözeten bakış ve değer anlayışında gizli…

Boğaçhan Dündaralp

İmaj: Arthur Leipzig / chalk games 1950

leipzig04

 

 

 

2014/4: Zorunlu Bağlamsallık mı ? yoksa Bağlamsal bir çaba mı?/ betonart 10.yıl özel sayısı / yapı okuması

Nisan 4, 2014 § Yorum bırakın

Zorunlu Bağlamsallık mı ? yoksa Bağlamsal bir çaba mı?: İSTANBUL REKLAM SİTESİ (1968-72) / GÜNAY ÇİLİNGİROĞLU-MUHLİS TUNCA üzerine bir yapı okuması…Betonart 40. Sayı Kapak (1)62-65-162-65-262-65-362-65-4

1950-70 yıllar aralığı tüm dünyada mimarlık ortamı açısından hareketli yıllar. Sermaye otokrasisi içinde dönüşmüş pozitivist modernizm, erken dönem modernist ideolojinin tasviyesi, yol ayrımları ile bir çoğulculuk ve biçim patlaması yaşanan bir dönem. Özellikle 2. Dünya savaşı sonrasında farklı bir anlam kazanan dönem, mevcut politika ve mimarlık ortamına duyulan tepkilerin ürünlerini verdiği bir aralık. Kent, bu aralıkta işlevsel planlamanın ürünü bölgeler, çoklu üretimler ve tekil mimarlık nesnelerinin mecrasından ve erken modern dünyanın kent anlayışının ötesinde yeni bir bağlam. Örneğin; 1953, IX CIAM toplantısı gündeminde işlev bölgelerinin ayrılmış kent ve onun bireysel-toplumsal  yaşam karşısında  büyük kayıtsızlığı eleştirinin temel odağını oluşturur. Aidiyet ve kimlik konuları gündem maddelerdir.

Bu dönemde Türkiye’de 1950 kuşağı diyebileceğimiz yurt dışında eğitim alan ya da çalışmış mimarların dışarıda deneyimledikleri gerçeklikle kendi ülke koşullarını birleştirmeye çalıştıkları; nesne olarak ( görünürde) erken modernist izler taşısa da kendi ortamında giderek ‘bağlam’ ile kurduğu ilişkiler sayesinde modern sonrası kimlikler kazanan yapılar görünür olmaktadır. Betonun brüt kullanım örneklerinin 1960’larda başlaması gecikmeli de olsa Türkiye’de iki farklı zaman diliminin birikimlerini üst üste çakıştığı  bir aralık yaratacak; belki de bu zorunlu ‘bağlam’sallık  ne modernist ne de post-modernizme ait melez ürünlerle karşılaşmamızı sağlayacaktır. Bu durum modernist ilkeleri bir biçimlenme stratejisi ve yapı diline indirgeyen bir tutuma mı? Yoksa bu zamansal üst üste çakışmaların okumalarının sonuçları mı anlatır? Bu kolay yanıtlanamayacak;  belki de tekil örneklerin yapı-bağlam ilişkileri üzerinden irdelenmesi gereken sorular gibi görünüyor. Venturi’nin ilk post-modern yapısının 1962’de, yani brütalizmin en canlı olduğu bir zamanda inşa edilmesi; Robert Venturi’nin gerek Aldo Rossi’nin post-modernizmin kuramsal temellerini oluşturan ilk kitapları 1966 yılında yayımlanması; İstanbul Reklam Sitesi’nin (1968-72) hayata  geçtiği dönemi okumak için önemli referanslardır.

İstanbul Reklam Sitesi;  bu çerçevede ‘melez’ bir yapı olarak okunabilir. Projenin mimarlarından Günay Çilingiroğlu, 1961 yılında İTÜ’den mezun olduğunda Türkiye’nin ilk önemli brüt yapı uygulamalarından sayılan ODTÜ yarışması sonuçlanmış, 1962 ‘de uygulaması başlamıştır. Cansever’in Karatepe saçaklarının da ilk bölümünün 1961’de hayata geçtiğini; Tekeli-Sisa ikilisinin İstanbul Manifaturacılar Sitesi’nin de bu aralıkta gündemde olduğunu (1959-66) hatırlamakta fayda vardır. Aynı zaman aralığında (1961-62) Çilingiroğlu’nun mimar olarak çalıştığı bir İtalya deneyimi ve Muhlis Tunca’nın da 1960’da Roma Üniversitesi’nden mezun oluşu dönem ilişkileri adına referans verilmeye değer görünüyor. Çilingiroğlu ve Tunca 1963-1975 arasında pek çok yarışmaya katılırlar. Cesur strüktürel denemeler yapan, olanakları imkânları sonuna kadar zorlamayı seven bir mimarlar olarak tanınırlar. (1974)  Bu sınırları zorladıkları, davetli bir yarışma sonucunda yaptıkları Tercüman Gazetesi yapısı, modern Türk mimarlık tarihi içinde ilginç bir deneme olarak kabul edilir.

İstanbul Reklam Sitesi, yapılaşmamış bir çevrede yer alan ve uzaktan algılanma biçimini strüktürel bir ifadeye dönüştüren Tercüman Gazetesi’nin aksine; Cağaloğlu’nda tarihi referanslarla dolu, kentsel çevresi içinde yer alır. Projesi 1968 yılında yarışma yolu ile elde edilir. Yarışmanın Jürisinde Nezih Eldem, Niyazi Duman, Affan Kırımlı, Maruf Önal, Ertur Yener gibi isimler vardır. İkincilik ödülünü Şandor Hadi, Sevinç Hadi, Üçüncü Ödülü; Saltuk Karabece, Mansiyonlar da; Alpaslan Ataman, Cengiz Eren, Mete Ünal; Mehmet Doruk Pamir, Fahrettin Ayanlar; Tamay Sütmen, Orhan Göçer arasında paylaşılır. Hem Jüri’deki isimler hem de ödül grubu Türk modern mimarlık tarihi okumaları için ilginç okumalara uygundur.  Yarışma alanının tarihi yarımada’da, tarihi, kentsel bir doku içinde yer alması yapının belki de en önemli belirleyicisidir.   Alanın Babıali Caddesi ile Nuri Osmaniye Caddesinin çakıştığı köşede yer alması ve köşenin önündeki boşluk (yarışma jüri değerlendirme notunda meydan olarak geçer);  karşı köşesinde Cezeri Kasım Paşa Camii (1515)  varlığı ile arsa alanı içinde Mahmud Nedim Türbesi’nin olması ve onunla kurulacak ilişki yapıyı zorunlu bir bağlam ilişkisine zorlar.

Bu bağlamla ilişkiyi yapının kent zemini ile ilişki kurduğu zemin katı olabildiğince meydan tarafından boşaltarak başlatan Günay Çilingiroğlu ve Muhlis Tunca; yapıyı önce kitlesel sonra da bileşenleri oranında yapı beden çeperlerini parçalarlar. Bu parçalanma yapı kitlesini olabildiğince doku içinde çözme, kitlesel ifadesini azaltma yönünde kullanılmıştır. Kendisine atfedilen kentsel dokuyu tamamlayan (infill) köşe yapı karakterini olabildiğince yok etme, kendini değil, çevresini açığa çıkarma girişimi olarak okunabilir.

Yapı kitlesi belirli espasla türbeyi sararken;  kent zemininde meydan/köşe ve türbeyle ilişkiyi güçlendiren boşaltma çabası yapısal ifadesini sadece strüktürel öğelere bırakır. Parçalanmanın üçüncü boyuttaki ilişkileri kentsel dokunun gabari ilişkilerine referans veren önce düşey sonra da güçlü ölçek etkisini azaltan geri çekilme ve küçük yatay parçalanmalarla yapı hacmini küçültmeye yöneliktir. Yapının bitişik nizam yapı grubu ile ilişkisi de bize bu parçalanmanın doku içinden nasıl boşluğa doğru yapıldığını doğrudan gösterir. Parçalanma bir yüzey oyunu olmaktan çıkıp bir anlatıya dönüşür. Bu çaba hem içinde bulunduğu bağlamın hem de programa dair büyüklüğün farkında olduklarını gösteriyor. Yapının tasarımında programı çözmeye yönelik pragmatik bir tasarım ve basit bir strüktürel dil geliştirmekten çok kendi tektonik ifadesini program-bağlam ilişkisi içindeki dengeyi olabildiğince kurma çabası üzerine kurulduğu okunuyor.

Bu okuma üzerinden Tercüman gazetesi yapısına yeniden baktığımızda; onu strüktürel bir deneme olmaktan öte farklı bir kentsel bağlamın strüktürel ifadesi olarak okumak olanaklı gibi görünüyor.

Boğaçhan Dündaralp

pdf olarak indirmek için tıklayınız:62-65

Where Am I?

You are currently browsing the yazıları category at boğaçhan dündaralp.

%d blogcu bunu beğendi: