2014/03: Çatı,Cephe ve Yalıtım Üzerine / İnşaat Dünyası / söyleşi

Mart 19, 2014 § Yorum bırakın

Book.pdf Book.pdf Book.pdf Book.pdf Book.pdf Book.pdf

pdf olarak okumak/indirmek icin tıklayınız

2013/06: Bütünleşik Tasarım / Termo Klima /söyleşi

Temmuz 21, 2013 § 2 Yorum

TermoKlima

Mimari ve mekanik tesisat proje perspektifinden: Bütünleşik Tasarım

 Mimari projede, esas itibariyle yatırımcı (veya şartnameli kamu binası, mal sahibi…) istekleri başta olmak üzere bir tasarımın ilk başından itibaren; mimari, statik, mekanik tesisat ve elektrik tesisatı tasarımcılarının bir araya gelerek, ön projeden itibaren birlikte yaptıkları çalışmalara, “Bütünleşik Tasarım” adı veriliyor. Son dönemlerde tasarımın önemini anlatan bildirilere çalıştaylara daha bir dikkat kesiliyoruz. Çünkü sektörün çıkış noktası burası. Bizde bu önemli konuda her iki disiplinin iki önemli ismiyle bütünleşik tasarımı konuştuk.

 Bir mimar olarak gerek yenileme aşamasında gerekse yeni bir binada tesisatı düşünmeye ne zaman başlıyorsunuz?

Boğaçhan Dündaralp: Mimar olarak bir problemle karşılaştığımız zaman önce konuyu belirleriz. Elimizdeki verilerle durumu karşılaştırıp tasarım yaklaşımı olarak o işin kendine ait önemli bir odak noktasını yakalamak için birtakım sorular sorarız, bu bizim için tasarımın başlangıç noktasıdır ve pek çok sorulabilir soru içerisinde o konuya özel olan soru bize yol gösterir. Aslında tasarım sürecimiz bu tür soruların yanıtlarını aramakla geçer fakat bunun yanıtlarını tek başımıza aramayız çünkü mimarlık sanat gibi tek başına yapılan bir iş değil, kolektif bir üretim çünkü işin sonunda bir yapıya varılıyor, o yapıya varıncaya kadar bu işin mal sahibinden tutun, yapımcısına, tasarım sürecine girecek olan herkes bu sürece dâhildir. Tasarıma; “Biz önce bitirelim, diğerleri yapsın.” gibi bir açgözlülükle yaklaşmayız çünkü bizim için önemli olan o soruyu bütün aktörlerle birlikte aramaktır. Herkesin bir önceliği var, mimar hep böyle arada kalır. Mimar bütün verilere karşın ortaya çıkacak olan şeyde herkesin beklentilerine yanıt verdiği kadar kendisinin de olması gerektiğini düşündüğü özel bir durum var mı yok mu diye sorgular. Bu şuna benzer; birisi kentin bir noktasında bir yere sahiptir, senden oraya ait bir şey çizmeni ister, kendine ait talepleri vardır ama yapı ondan ibaret değildir. Kente ait bir şey söyler, bulunduğu yere ait bir şey söyler, doğaya ait bir şey söyler, bizim derdimiz ise; bütün bu aktörlerin süreciyle son durum arasında belli bir nitelik yakalamaktır. Herkes olması gereken durum hakkında hemfikirse, herkes o konuda ortak bir noktaya gelmişse, bunun ismine de tasarım dersek, herkes o tasarım hakkında ortak bir görüşe sahipse o iyi bir ürün oluyor. Peki, bu noktada tesisat nerede başlıyor? Bence bu bütünlükte başlıyor. Mesela; ben doğaya bir şey eklenmesi üzerine bir şeyin parçası oluyorum dolayısıyla o eklediğimiz şey yaşayan bir şey, ben bir nesne tasarlamıyorum, içinde yaşanacak bir şey tasarlıyorum. O tasarımın özünde yaşanılacak mekânlar dizisi vardır, o yüzden bu bir kentte de olsa kırda da olsa doğanın bir parçasıdır. Bütün bu eşiklerde tesisat başlar. Bu mekânlar dizisinde açık ve kapalı mekânlar nasıl olacak, kentin içerisindeyse kent ile nasıl ilişki kuracak, bunun içindeki insanlar ne yapacaklar, periyodik olarak mı yaşayacaklar, sürekli mi yaşayacaklar, yaptıkları iş gelip geçici mi yoksa bu yapı sürekli kendisini yenileyen bir yapı mı gibi pek çok soru bütün yapının servislerini oluşturan sorular. Doğal olarak hem yapının fiziğini hem de onun içindeki onu yaşar kılacak bütün faktörleri düşünmeye başlıyorsunuz. İyi ışık alması, az enerji tüketmesi, insanın onun içindeyken nasıl hissettiği gibi konular çok önemli. Siz istediğiniz kadar güzel bir mekan yapın, fotoğraflarını çekin, ne kadar güzel olursa olsun içerisinde örneğin lavaboda bir tıkanıklık varsa iş ne kadar güzel olursa olsun sonuç kötü oluyor.

Yani bir mimari yapıda öncelik verilecek bir şey yok, her şey öncelikli diyebilir miyiz?

Boğaçhan Dündaralp: Evet, ben mimar olarak bütün bunların arasındaki ilişkiyi kurmak zorundayım. Seçtiğiniz malzemenin kendisi dahi seçilecek olan sistemlerle ortaklaşa çalışacak şeyler. Söz gelimi; biz öncelikle mümkünse tesisatsız bina yapmaya çalışırız çünkü yapı ne kadar az malzemeyle üretilebiliyorsa o kadar iyidir, mesela çok rahatlıkla doğal havalandırmayla çözebileceğiniz bir şeye neden yapay bir tesisat kurasınız. Siz doğru bir konumlanmayla, doğru bir rüzgâr yönüyle, doğru bir bilgiyle aslında içeride yapay bir tesisat kurmadan gerekeni yapabilirsiniz. Bunu yapabilmenin koşulu da böyle bir profesyonelle çalışmaktır. Bunu mimar tek başına bilemez çünkü bu benim oturup hesaplayıp bulduğum bir şey değil, karşımda bunu konuşabileceğim, değerlendirebileceğim birisine ihtiyacım var. Yapının ne kadar az tesisat gerektireceğini de ancak bu konuda uzman olan birisi söyleyebilir. Bu yüzden dünyaya ekleyeceğimiz bu yapı ne kadar sağlıklı, ne kadar minimumda müdahil olan, bir taraftan da onunla temasa geçecek insanlarla o kadar uzun ilişki kurabilecek bir şey üretebiliyorsak bütün mesele budur. Biz çok çalışkan ve çok üretmeye çalışan bir ofis olmamıza rağmen ürettiğimiz çok yapı yoktur ama bir işi doğru olduğuna inandığımız noktaya kadar götürürüz. Bu da kendi dengesini bulacak sağlıklı bir yapı için mücadele etmek anlamına geliyor.

Süleyman Bey, Boğaçhan Bey’in ifadesiyle “tesisatsız proje” yi kaç mekanik tesisatçı düşünür?

Süleyman Akım: Aslında bizim de gönlümüzden geçen o. Çünkü o binalarda biz de yaşıyoruz yani neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu biz de düşünmek durumundayız. Son dönemde yaygınlaşan ekolojik yapılar, yeşil binalar, sertifikalı yapılar her neyse bundan önce de biz zaten asgaride çözmek zorundaydık fakat şehirdeki binalara bakınca; arabanızda klima varken bir binaya girdiğinizde eğer konforsuzluk hissediyorsanız bunun çözülmesi gerekiyor. Konfor düzeyimizi yükselttik, üşüdüğümüz zaman üzerimize bir şey almak yerine gidip tesisatı açıp sıcaklığını yükseltiyoruz. Açıkçası bu konuda biraz şımardık. Tabi başka sebepler de var; bunları da sıraya koymak biraz zor ama mesela eski yapılara baktığımızda havalandırma ihtiyacı aslında kat yüksekliklerine kadardı. Havalandırma ihtiyacı kat seviyelerinin düşmesiyle ihtiyaç haline gelen bir konu. Isınan havanın hava yastığı tepenize yaklaşmasıyla ilgili, yani 3,5-4 metredeki bir yapıda hangi yatırımcı tavanı yüksek tutmak için iki katı eksik yapmak ister? Bu yüzden biz ihtiyaç olarak havalandırma ve soğutmaya yöneliyoruz. Sadece bu yüzden dahi tesisat ihtiyaç haline geliyor. Ayrıca bu rant konusu, bizi hakikaten üzüyor çünkü ihtiyaçlar karşımızda duruyor, yaşadığımız ofisin ihtiyaçları belli, bundan ne kadar kaçabiliriz ki? Ancak ruhsatta başka bir şey gösterip uygulamada başka bir şey yapınca da bunun sıkıntıları oluyor. Biz hep ileriye dönük çalıştığımız için aslında insanların konfor düzeyini sağlamakla sorumluyuz. Bizim mimarlardan bir farkımızın şu olduğunu düşünüyoruz; binanın yaşayan tarafı bize ait. Günümüzdeki görsel medya birçok şeyi görsel olarak sunuyor ve ihtiyaç olmuş gibi gösteriyor. Biz de mühendisler olarak bundan etkileniyoruz ama bizim gösterebileceğimiz şey sadece havanın sıcaklığı, nemin kontrolü vs. yani biz göze gözükmeyen taraftayız, onlar için de epey uğraşıyoruz. Boğaçhan Bey ile yıllardan beri çalışıyoruz. Son olarak Lüleburgaz’da yaptığımız bir projede temelde fore kazık çıktı, toprak enerjisini almak için içine boru koyduk ama işin en başından girmesek bu detayları çözemezdik. İşi az tesisatla çözmeye çalıştık.

Yani anlattıklarınızdan ortak çalışmanın gerekli olduğunu anlıyoruz.

Süleyman Akım: Evet, bu işin olmazsa olmazı.

Siz birçok proje yapıyorsunuz, sadece Boğaçhan Bey’le çalışmıyorsunuz, başka mimarlar da var, genele batığınızda bu gerçekleşiyor mu?

Süleyman Akım: Çoğunluklu yapmaya çalışıyorlar çünkü bizim tercih sebebimizden ötürü biraz ekolojik, enerji etkin binalar yapmaya çalıştığımız için mimar arkadaşlar bizi seçiyorlar. Bu yüzden biraz daha hazır olarak geliyorlar, hazır olmayanlara da dilimiz döndüğünce anlatıyoruz.

Mimarisini yapmış olduğunuz bir projede işin sahibi daha sonra tesisatı başka birisine verdiğinde ne yapıyorsunuz yani müdahale etme şansınız oluyor mu?

Boğaçhan Dündaralp: Şunu yapmaya çalışmak her zaman doğru oluyor; Süleyman Bey’i tanıdığım için belki onun yaklaşım tarzına yakın bir şey söylüyor olabilirim ama az önce anlattığım aktörlerin hepsi değişken, yani mühendisler de değişebilir. Ben o tasarımda olması gereken bir nokta bulmuşsam tesisatı yapacak olan aktör kimse onunla şunları konuşmaya çalışırım; yaptığımız işin onun devreye girdiği sürece kadar gelmiş olduğu noktayı konuşup o noktadan sonra neler olabileceğini, önümüzde ne gibi seçeneklerin olduğunu, o seçeneklerin bu yapıya neler katabileceğini konuşuyoruz. Burada bir yaklaşım oluşuyor; bazıları zaten ellerinde hazır bildikleri sistemlerle problemin gerektirdiği çözümlere ulaşamıyorlar. Genelde de bu tür zorlamalarda tartışmalar oluşmaya başlıyor. Bu gibi durumlarda ben açıkçası her zaman konuyu ve gündemi tasarımın kendi doğasına doğru çekmeye çalışırım. Bu, mimarın dediği olur demek değil, yapının talep ettiği şeylerin gerçekleştirilmesidir. Ancak çözülmesi gereken şey hazır paket bir şey olamayabiliyor ya da o oraya giremeyebiliyor. Peki, o zaman nasıl bir çözüm üretiriz? Tasarıma dönüp bunun önlemini tasarımda alabilir miyiz? Bu tip sorularla meseleyi mimari bir problem haline getirmeye çalışıyorum. Tabi bu noktaya gelindiğinde benim genelde karşılaştığım mühendis tipi şu; eğer birtakım şablonlarla kalıpların dışına çıkıyorsa onlarca sistem çöküyor.

Çekirdekteki bir revizyonla, “Doğru bir havalandırmayı yapı içerisinde kurup, belli şeyleri rahatlatabilir miyiz? Söz konusu olan ısıtma ise binanın yönüne bağlı olarak, bazı yüzeyleri ısı tutucu bazı yüzeyleri yansıtıcılarla çözebilir miyiz?” gibi meseleyi bir mimari problem haline getirmeye çalışıyorum. Bu noktada mühendislik çalışmaları, proje bir takım şablonların dışına çıkıyorsa çöküyor. Daha doğrusu bilinen sistemlerin dışına çıkıldığında çoğu mühendisin mantığına uymuyor. Daha fazla mesai harcaması, daha çok araştırması ve çalışması gerekiyor. Genelde iş profesyonellik üzerinden  az zamanda çok uğraşmadan  -çoğu kez zaten bu işlerden çok para kazanamıyoruz bahanesi ile- yapılmaya çalışıldığından benze diyologlar çoğu kez sıkıntılı bir süreç üretiyor.

Süleyman Akım: Mimarlarla makine mühendisleri birbirlerine çok uzaklar. Ülke için önemli hizmetler sunmak istiyorsak, çıtayı daha yükseğe çıkartmak istiyorsak bu uzaklığın en kısa sürede ortadan kalkması lazım. Öncelikle bizler yakın ilişkiler kurmalıyız.

Siz ikinizde projecisiniz, işin bir de uygulama kısmı var. Oradaki sıkıntıları nasıl çözeceğiz?

Süleyman Akım: Orada da başka kopukluklar var. Bir de mal sahibini de eklersek başka problemler de çıkıyor ortaya. İşin başka hesaplarını da bir araya koymazsak, bütünleşik tasarım olmuyor zaten. Mimar ve mekanik tasarımcı bir araya gelse bile iş ihaleye çıktığı zaman yaşadığımız problemler çok daha fazla oluyor. Ben elektrikçi ile tesisatçı ile uğraşmaktan bunalıma giriyorum. Bir şeyler tasarlıyoruz ama diğer taraftan belki daha fazla kâr elde etmek, belki başka bir şeyler nedeniyle, çizilen projedeki bazı konular için “buna ne gerek varmış” la başlayan söylemler, bizim çok canımızı sıkıyor.

Boğaçhan Dündaralp: Benim bu bütünleşik tasarım meselesini kavramam mimarlık kariyerimden veya mimarlık ofislerinden dolayı olmadı. Ben kendi kendime dedim ki; “iyi bir mimar olacaksam, öncelikle Türkiye’de yapı konvansyonunu anlamam lazım.”  Bu nedenle bir mimarlık ofisinde kendimi yetiştirmek yerine, bir inşaat şirketine girdim, genç ve öğrenme arzusu olan birisi olarak, sistemleri öğrenmek, nasıl uygulandıklarını görmek için şantiye şantiye dolaştım. Şu soruyu sordum kendime; “Nasıl oluyor da bizde nitelikli yapı üretilemiyor? Nasıl oluyor da bu kadar aktör bir araya gelip bir şey üretemiyor?” Netice olarak bir takım deneyimler üzerinden bir şeyler üretmeye çalıştım. Çünkü mimarlık diplomasına sahip olmam benim iyi bir mimar olduğum anlamına gelmiyor. Ben “iyi bir tasarım yapmak istiyorsam, başka donanımlara da sahip olmam gerekiyor.” diye düşündüm. Bir de işin şu yönü var. Ben bu fikirlere sahibim ama benden başka bu türlü düşünen başka insanlarla çok fazla karşılaşamıyorum.

Bu konuşulanlardan “Artık tüm disiplinler bir çatı altında üretim yapmalı.” düşüncesini mi çıkartmalıyım? Yani bütünleşik tasarım gibi bütünleşik disiplin şirketleri haline mi gelmeli?

Boğaçhan Dündaralp: İnşaat şirketlerinin tüm disiplinleri bir çatı altında toplama düşüncesinin de kendi içerisinde bir takım sıkıntıları var. Büyümenin getirdiği ekonomik zorunluluklar nedeniyle iş nitelikten niceliğe kayacaktır. Burada önemli olan niteliksel dertleri olan insanların çoğalması ve onların sık sık bir araya gelebilecekleri bir ortamın oluşmasıdır.

Süleyman Akım: Bence platformu doğru oluşturmak gerekiyor. Bütün disiplinlerin aynı şirket içinde olması da çok gerekmiyor. Mühendislik disiplinleri aynı şirket içerisinde olabilir. Biz bu konularda “Multi Disiplinli Proje Ofisleri Nasıl Olmalıdır” başlığı altında çalıştaylar düzenledik. Geçmişte denenmiş bazı modeller var. Multi disiplinli şirketlere gitmeliyiz ama uluslararası arenaya çıktığımızı var saydığımızda hep bu tarz büyük şirketlerle karşılaşıyoruz.

Müsaade ederseniz devamında sormak istediğim soruyu da sorayım, birlikte cevap verin. Sektörün birçok sivil toplum kuruluşundan ve devletin ilgili birimlerinden yurtdışı mühendislikler konusunda söyledikleri var. Bu açıdan yurtdışından iş alabilmek için bu tür yapılar gerekli mi?

Süleyman Akım: Bu konuda sizinle daha önce de konuştuk. Devlet büyükleri yurtdışına iş ziyaretleri yaparken yanlarına mimarlar yerine müteahhitleri alıyorlarsa, bu insanlar döndüklerinde mimarlara, mühendislere iş veriyorlarsa biz yine taşeron olarak kalmaya devam ederiz. Çünkü niteliğe bakılmadan kim ucuzsa ona iş veriyorlar. Oysa o ziyaretlere projeciler katılsa ve işi onlar alsa, teknik müşavirler alsa, müteahhitti bizler seçebilsek, işler çok daha farklı olacaktır. Tasarımcılar olarak bizler veya mimarlar başbakanın uçağına binsek –Ünlü popüler mimarlar nasıl popüler oldular?- birçok şey değişecek. Dolayısıyla başka ülkeler önce popüler mimarlarını size sunuyorlar, popüler inşaat firmalarını sunmuyorlar. O mimar da işi alınca kendi ülkesinin malzemeleriyle işi tasarladığını söylüyor ve onun istediği malzemeler kullanılıyor.  İşte takip edilmesi gereken yöntem budur. Tasarımcıların önce işi almaları, tasarımlarını yerli imalatlarla dizayn etmeleri ve beraberinde müteahhit firmaların seçilmesi gerekiyor. Bir de imalatçı firmaların ve müteahhitlik firmalarında uluslararası standartlara uygun hale gelmeleri gerekiyor.  Belki de en büyük eksiklik burada… O nedenle şimdi bu çalıştaylarla yapmaya çalıştığımız şey bu sistemdir.

Boğaçhan Dündaralp: Ben de bu konuşmalara kesinlikle katılıyorum. Bizde sistem tersinden işliyor. Normalde bu işin proje sürecinde, işin niteliklerini üreten insanlarla, bu nicelikleri talep edecek ve sürdürebilecek insanlar aynı insanlar fakat işveren müteahhit olduğunda projede bir nitelik talep ediyorsa nitelikli iş ortaya çıkıyor, bir nitelik talep etmiyorsa nitelikli bir iş ortaya çıkmıyor.

Süleyman Akım: Biz genelde yurtdışı projelerde elimizdeki teknik şartnamelere göre hareket ediyoruz. Bu teknik şartnameleri kimler hazırlamışsa, onun isteklerine göre malzemeler seçiliyor. Dolayısıyla işin standartlarını koyanlar bizler olmalıyız. Bunun içinde bu tip işler alabilecek ofislerimizin olması ve bu ofislerin de edindikleri deneyimleri diğer ofislerle paylaşmaları gerekiyor.

Bir de kontrollük kavramı var?

Süleyman Akım: İşin kontrollüğü bizde olduğu zaman, uygulamacıların sıkça şikâyet ettikleri “mekanik sistem düşünülmüyor, sadece görsellik düşünülüyor.” şikâyetlerine müdahil olabiliyoruz. Uygulamadaki mekanik bozuklukların sebebi kontrollük mekanizmasının doğru işlememesinden kaynaklanıyor. Projeye uygun çözümleri yerinde kendilerinin üretmeye çalışmalarından kaynaklanıyor. Oysa uygulama sırasında da tasarımcının kontrollüğü devam etmeli. Uygulamanın projeye uygunluğunun kontrolü mutlaka devam etmeli. Fakat mal sahibi bazen ucuzluk nedeniyle, bazen kendi zevkine göre başka iç mimar çağırıldığında bir takım sıkıntılar yaşıyoruz. İşte o zaman menfezler başka başka yerlere konulabiliyor.

Boğaçhan Dündaralp: Bizim dilimiz çizim, çizimin yetmediği yerde teknik bilgiler, dökümanlar… Normal şartlarda projeyi çizene gerek kalmadan o çizimin okunup anlaşılıp bir şekilde uygulanması gerekiyor. Fakat mevcutta iki durum söz konusu oluyor, birincisi bunları okuyan kişiler projeyi okuyamıyorlar. Proje çiziminde ne olduğunu görüyor ve kafasına göre, bildiği kadarıyla yapıyor.  O projeyi anlayarak, kavrayarak, özümseyerek hareket etmiyor. İkincisi o kapsamda olmadığı için kendi dağarcığı ile hareket ediyor. Proje birazcık dağarcığının dışına çıktığı zaman, “Buna ne gerek var, bunu yapsak olmaz mı? Bunu şu şekilde de çözeriz.” diyor.

Boğaçhan Dündaralp: Ben mesleki kontrollüğü çizimlerin uygun biçimde yapılıp yapılmamasından çok, projenin doğru anlaşılıp anlaşılmamasından, uygulama sürecinde de hangi aşamada hangi çözüm atlanırsa, daha sonra hangi problemler çıkabileceğini öngörebilmek için talep ediyorum. Yoksa ben zaten projemi detaylı olarak çizmişim. Projeyi anlayacak ve doğru soruları soracak bir uygulayıcı olsa istenilen nitelikte olacaktır. Fakat soracakları soruları ben zaten çizerken ve kontrollük yaparken kendime soruyorum. Ayrıca çıkabilecek problemleri öngörüp hazırlıyorum, bir değişiklik olduğu zaman mekanik tasarımı hazırlayana soruyorum o da hesaplarını tekrardan gözden geçiriyor. Bütün bunlara rağmen iş ilerlemiyor.  Birisi gelip bizim projeyi hazırlarken yaşadığımız süreci bilmeden, “Ben öyle yaptım oldu.” diyor. Sonrasında ise mal sahibi, “O kadar mimar, mühendisle çalıştık yine olmadı!” diyor.   Sonuç olarak bütünleşik tasarım dediğimiz şey bütün aktörlerin, uygulamacı, mal sahibi hepsinin etkin olmasıdır.

Süleyman Akım: Burada mal sahibi derken, bir konut üretiliyorsa, konutu alan kişiden bahsediyoruz. Konutu alan, ne aldığını bilmeli…

Boğaçhan Dündaralp: Süleyman Bey’in aktörler dizisinin yerleri değiştiğinde şöyle bir değişiklik oluyor. Normal şartlarda Türkiye’deki anonim mimarlık, belli bir çıtayı aşmış ve meta olarak değeri çok yükselmiş işlerde çok fazla risk alınmıyor. Hatta bu tip işlerin çok garantili bir mimarlık ofisine gitmesi gerekiyor, hiç risk alınmıyor. Fakat iş giderek anonimleşmeye başladığında da aktörlerin yeri değişiyor. Mimarlar ve mühendislerin rolleri ve onlardan talep edilenler oldukça sınırlanıyor. Bu rol resmi mevzuatları aşacak kadar bir çizim üretmekle yeterli olarak görülüyor. Buradaki problem, ya çok profesyonel ya da amatör dünyaya kendinizi teslim ediyorsunuz. Netice olarak iyi bir yapı üretmek için,  sadece iyi bir mühendislik, mimarlık ofisinden çıkış olması değil, müşterisi, mal sahibi, müteahhitti, taşeronu hepsinin ortak bir dil üzerinden anlaşıyor olmaları gerekiyor. Yoksa biz hangi nitelikte iş yaparsak yapalım mevcut sorunların üstesinden gelemeyiz.

Nasıl çözülür bu problemler, sorusunun cevabı birçok konuda olduğu gibi yasalar mı?

Süleyman Akım: Bakın İmar Yönetmeliği yine değişiyor. Tesisatla ilgili alanlar, kış bahçeleri, şaftlar yüzde 25’i geçemez diye bir madde konulmuş.

Boğaçhan Dündaralp: Deseler ki, kullanılmayacak bütün hacimler emsal dışıdır, herkes rahatlayacak. Yasa koyucular meseleyi çözme yönünde değil, yaptırtma yönünde tavır koyuyorlar.

Süleyman Akım: Fakat onlar da kötüye kullanıldığını iddia ediyorlar. Çünkü bazıları kış bahçesi diyor sonradan salona katıyorlar.  Şaft diyorlar odaya katıyorlar. Acaba rant metrekarede mi yoksa başka bir yerde aramak lazım. Biz hedef kitlemizi de doğru belirlemiyoruz. Biraz da buradan kaynaklanıyor ama hedef kitle de seçici değil.

 Peki, aranızdaki diyalog nasıl gelişir, daha öncesinde bu diyaloğu nasıl kurabiliriz?

Süleyman Akım: Ortak platformlar oluşturulmak zorunda yani ortak bir model üzerinde çalışarak proje üretmeliyiz. Mesela Bim ile tasarım yapma konusu bizi birbirimize daha fazla yaklaştıracak. Çizim ana hedef değil, ara ürünmüş gibi hareket etmeliyiz. Zaten o modeli işveren de kullanıyor, işverenin yaşamı boyunca kullanacağı bir model oluşturuyoruz. O model için de ne kadar enerji sarf ettiği, ne kadar enerji tasarruf ettiği, suyu ne kadar harcadığı, bakımının ne kadar maliyetli olacağına giden bir süreç başladı, bu zaten bize daha yakın. İnsanca yaşanılabilecek yapılar yapmak istiyorsak birlikte çalışmak zorundayız. Mesela enerji etkin bina konusunda daha önce yaptığımız örnekler var, gördük ki böyle bir şeyin olması mümkün değil. Yapı, önce manzaraya mı yönelecek, enerjiye mi yönelecek? Bunun kararını birlikte veriyor olmak lazım, enerjiden mi kazanacaksın, manzara mı seyredeceksin? İkisinin optimal noktasını yakalamalıyız. Zaten bir sürece girilmiş durumda, bunu hızlandırmamız lazım ama biz tasarımcılar bu treni de kaçırırsak biraz zor toparlarız çünkü tasarım Türkiye’de çok iyi bir noktaya geldi. Türkiye’deki tasarımcıların artık aranır noktaya gelmesi çok yakın çünkü ne kadar özveriyle çalıştığımız ortada ama bizim arkamızdaki yönetmelikler, standartlar biraz belimizi büküyor. Enerji etkin bir bina olsun ama biraz küçük olsun çünkü onun temizlik maliyeti bile bir maliyettir. İhtiyacın olmayan bir şeye neden sahip olasın ki? İki oda işimi görüyorsa, neden beş odalı evde oturayım. Onun faturasını ödüyor olman gerçek faturayı ödediğin anlamına gelmiyor. Enerji olarak da, temizlik maddesi olarak da, doğada kapladığı alan olarak da o kadar kütle zarar çünkü yeryüzündeki her bina bana göre bir sivilce gibi duruyor. Bizim insanca yaptığımız yapılar dahi doğaya zarar veren şeyler, doğaya ayırı bir şey yapıyoruz. Artık kar yağmıyor, bu kadar binanın kütlesi havayı ısıtıyor. Bunları düşünerek hareket etmemiz gerekiyor. Şimdi herkesin birkaç tane yapısı var, ihtiyaç olmadığı halde boşa duran yapılar. Belki eski binaların ya da okulların yazın kullanılması, tarihi eserlerin kullanıma kavuşturulması gibi yeni yapılar yapmaktan çok eskileri kullanma yoluna gitmemiz daha iyi olacaktır. Bu açıdan bakınca bunlar sadece bizim çözeceğimiz konular değil, bu konularda toplumun ortak bir bilinçte olması lazım.

Boğaçhan Dündaralp:  Biliyorsunuz ki; biz kalkınma dönemindeyiz. Kalkınırken de kalkınmış ve elindekinin kıymetini bilen, değerlerinin farkında olan ülkeler gibi değil de var olanı yakıp yıkan ve oradan yeni bir model üretmeye çalışan bir ülke konumundayız. Bu ortaklık biraz daha bir ara mekanizma üzerinden kurulacak ve bence çok temel bir ortaklık. Süleyman Bey gibi başka bir mühendisle nasıl karşılaşacağım, o mühendisi nereden bulacağım? Bir durum üzerine, bir platformda neyi konuşacağız? Herkesin kendi disiplinine ait biriktirdiği bilgi dışında hepimizin ortak terminolojisinde olan, birbirimizle konuşmamız gereken konulara ait bilgilerinin de olması gerekiyor. Biz böyle bir iletişim kuramıyorsak yani ben mimar olarak tesisat ve mühendislik alanlarında belli bir noktaya kadar bilgi sahibi değilsem, mühendisler aynı şekilde diğer aktörlerin terminolojisini belli bir noktaya kadar kullanamıyorsa bu bütünleşmiş durum üretilemiyor.

Süleyman Akım: Makine mühendisliği eğitimi, tesisat mühendisliği eğitimi değil, bu bizim şanssızlığımız. Bizde makine mühendisliği eğitimi fabrikada üretim yapmaya dönük. Tesisat bunun içerisinde çok küçük bir alanı kapsıyor fakat piyasaya baktığımızda Türkiye’de en çok bina üretiliyor. Tabi otomotivde de, tekstilde de makine mühendislerinin görevi var ama tesisat mühendisliği konusunda bir sıkıntı var, bu görev ofislere düşüyor. Mühendisin birkaç yıl ofiste yetişmesi gerekiyor ki tesisatı, binayı anlasın. Mühendis mezun olduğunda daha kolonu, kireci bilmiyor ki siz ona binayı anlatasınız, mimariden bahsedesiniz. O noktaya gelmesi için epey zamanın geçmesi gerekiyor. Hâlbuki okullarda yapı mühendisliği bölümleri olsa, bu ofislerin sırtındaki yük de azalacaktır. Avrupa’da mekaniği ve elektriği aynı olan bölümler var, yapı için hem elektrik hem tesisat konusunda uzmanlar. Biz biraz da bu yüzden ayaklarımızın üzerinde zor duran firmalarız.

Boğaçhan Dündaralp: Bir de bu bilgi; bir talep edilmiyor, iki; bu bilginin karşılığı yok, siz bunun bir değer, bilgi ve hizmet olarak  karşılığını almıyorsunuz.

Süleyman Akım: Hem ürün satıcılar, hem müteahhit firmalar tasarım yaparlarsa tasarımcılardan ne bekleniyor? Demek ki siz hasta olunca önce eczaneye gidiyorsunuz.

Boğaçhan Dündaralp: Kısa bir örnek; ben mimar olarak neyi talep ederim? Örneğin; bir tasarım kararı vereceğim. Bir yapıyı yüksek katla mı çözeceğim, yatay mı çözeceğim? Çok basit bir şey; önce yüksek katla çözdüğümde bana ne gibi sıkıntılar çıkaracağına bakıyorum. Daha sonra makina mühendisine dönüyorum ve diyorum ki; yüksek katla şöyle bir yapı çözüyor olsak başımıza ne gibi işler açılır. Ortada daha hiçbir şey yok. Kimileri kendi deneyimleri doğrultusunda bir şeyler söylüyor, kimileri hangi faktörlerle yüz yüze kalabileceğimize dair bir liste çıkartıyor, kimileri de o konuda çok fazla bir fikir beyan etmiyor. Benim mimar olarak daha en başta vereceğim kararlarla ilgili birileriyle konuşmam lazım. Bu kararı belki çoğu mimar kendi başına veriyordur ama ben bunu soran bir insan olarak sorularıma yanıt verebilecek insanlar arıyorum. Bu yüzden disiplinler arası durum ve bilgi çok önemli. Kaç tane tesisat mühendisi mimarlık, yapı üzerine ortak dağarcıktan beslenecek biçimde kendini geliştiriyor. Genel yapı kültürüne hakim. Bu merakla da alakalı bir konu. Ben bütün bu bilgi dağarcığının ancak ortak bir yapı kültürü üzerine kurulu bir bütünün parçası olarak, o konuda uzmanlaşarak ilerlemenin, bu kültürü oluşturmak yönünde bir etkileşim sağlamanın iyi olacağını düşünüyorum.

soylesi-yazıyı pdf olarak okumak için tıklayınız.

2012/02/02 Açık Radyo / Açık Mimarlık Programı

Ağustos 10, 2012 § 1 Yorum

KONUMLANMA VE MESAFE

“İki Şubat programını Boğaçhan Dündaralp ile gerçekleştirdik ve “mimarlığın neye muktedir olduğunu araştırmak” üzerine konuştuk. Programı kaçıranlar ve yeniden dinlemek isteyenler için Podcast BLOG‘a ve Açık Siteye yüklendi.”
AÇIK MİMARLIK/ İpek Akpınar, Hüseyin Kahvecioğlu, Cenk Dereli
dinlemek için aşağıdaki ses yürütücüsünü çalıştırabilirsiniz.
linkler:

12/2011 Mimaride farklı çizgiler: ddrlp / Turkish Buildings&Decoration s:24 / kasım-aralık 2011

Aralık 23, 2011 § Yorum bırakın

Boğaçhan Dündaralp, mimari tasarım konusunda kendisini sürekli besleyerek çalışmalarını sürdürüyor. ddrlp Mimarlık Ofisi ile farklı ve özgün tasarımlara imza atıyor. Dündaralp ile mimarlık ve ddrlp çalışmaları hakkında konuştuk.

Mimarlığa olan ilginiz ne zaman başladı? Küçükken kendinize nasıl bir gelecek çizmiştiniz?

Küçük yaşlardan bu yana görsel sanatlar ve tasarıma özel bir ilgim  vardı. Bu konuda yetenekli olduğuma dair de hep bir teşvik aldım. Kendimi hatırladığım yaşlardan bu yana kalem ve kağıdın yanımdan hiç eksik olmadığını hatırlıyorum. Babama göre bir yaşından bu yana çiziyormuşum  ( bana hala pek inandırıcı gelmiyor J) Şimdi o yaşlarda çizdiklerimi yorumlamaya çalışınca dünyamı farklı kılacak şeyleri çizmeye çalıştığımı görüyorum;  uzay araçları, kaptan Cousteau’nun sualtı makineleri,  hayvanlar gibi.  Babam Tatbiki Güzel Sanatlar mezunu tekstil tasarımcısı, kendi atölyesindeki üretimleri takip eder, öğrencilerine verdiği ödevleri ben de yapmaya çalışırdım. Babam okulda aldığı Bauhaus eğitiminin ve Alman hocalarının etkisiyle;  evimizde hiçbirşey atılmaz, (paket, kutuhatta hayvan kemikleri…) evdeki bir depoda biriktirilirdi. Metal çay kutularının kesilerek, levha haline getirildiğini, mutfakta kullanıldığını, birlikte tuvalet kağıdı rulolarından uçaklar, uzay gemileri yaptığımızı hatırlıyorum. Kendimi tanıdıkça, Türkiye’deki olanakları zamanla gördükçe, tasarımdan uzak duramayacağım ama kendimi istediğim yönde geliştirebileceğim hangi meslekler var diye düşünmeye başladım. Sanırım ortaokuldaydım, ben mimar olacağım dedim. Üniversite sınavında da bütün tercihlerim mimarlıktı…

Mimarlık sizin için nedir? Tasarım felsefenizden bahseder misiniz?

Dünya gezegeni üzerinde yaşayan insan ırkı, gezegenin doğal ritüelleri içinde kendi ırkına özgü eksiklerini icat ederek, inşa ederek, kendisine protezler geliştirerek tamamlaya çalıştı ve bir medeniyet kurdu. Sınırları gezegene büyük tahribatlar verecek sınırlara ulaşan bu medeniyet halen gelişmeye devam ediyor.  Bu medeniyetin var ettiği yapay dünya insanın kendi varoluşunu ve hareketlerini, birbirleriyle etkileşimini üreten, biçimlendiren, dönüştüren mekan ve mekansıllıklar içeriyor. Farklı içerik ve ölçekler kazanan bu mekan/sal-lık-lar mimarlık bilgi ve meslek alanının inceleme konusu.  Mimar ise bu bilgi ve meslek alanı içinde; bazen inceleyen, araştıran, bazen tasarlayan, bazen de üreten konumlar kazanıyor.  Mimarlığın bir dilemması var. Doğası gereği mimari, insan-mekan-insan arasındaki bir iletişim biçimidir ve ortak kurallar olmaksızın gerçekleşmeye meyillidir.  Fakat mimarlar öngörülemeyeni öngörme, hatta var etme laneti ile görevlendirilmiş insanlar. Bu dilemma; bir taraftan tasarımın doğasına aykırı olarak çeşitli katılımcılar arasındaki diyolog ile gelişen, baştan bağlamın sınırlarını öngörülemez kılan, sonucun süreç içinde oluştuğu bir durum; diğer taraftan mimarın tüm bağlamı biçimlendirecek, indirgeyecek bir tasarım dili geliştirme zorunluluğu. Mimarlık uğraşı, ‘ideal’ olana ulaşmayı beyhude kılan ve bu iki durumun arasındaki dengeyi arayan bir uğraşa dönüşmektedir. Bir taraftan üretimini özgün ‘bağlam’ların koşulları üzerinden düşünen diğer taraftan da kentteki oluş hallerinin farklı ölçeklerdeki davranış biçimlerini biribirleriyle ilişkilerini anlamaya çalışan biri olarak; idealize edilebilecek bir ‘model’ ya da ‘yaklaşım’ın olamayacağını düşünüyorum. Öngörülebilir olamayacağı gibi sağlıklı da görmüyorum.  Ancak kendi adıma söyleyebilirim ki; bu ortamda mimarlığı, çoğalma ve çoğaltmanın sağladığı imkanlarla, ona katkıda bulunacak, öngörülerle sınırlı potansiyellerin ya da arzu uyandıracak, baştan çıkaracak tasarımların peşine düşmek ve deterministik olmak yerine;  öngörülemez  ‘istisnaların’ üreyebileceği, sınanabileceği, tetikleyici imalar içeren ortamlar; mimarı da bu ortamların katalizörü olarak görmek beni oldukça heyecanlandırıyor…

ddrlp nasıl doğdu?

Resmi ve zorunlu mimarlık eğitimimi tamamladıktan (yani mezun olduktan) sonra yapı yapmayı yaşadığım coğrafyanın konvasiyonları içinde öğrenmek istiyordum. Hangi aktörler arasındaki etkileşimle, hangi üretim süreçleri ile bu işin yapıldığını öğrenmem, kendi tasarım araçlarımı geliştirmem için çok önemliydi. Bu nedenle yaklaşık  5 yıl yapım sistemleri üreten ve uygulayan bir inşaat firmasında çalıştım. Firma içindeki deneyim yani yapageldiğim şeyler bir rutine dönüşme eşiğini hissetiğim ve yapmak istediğimle yapageldiğim şey arasındaki mesafenin açıldığını fark ettiğim zaman yeni bir mecraya ihtiyaç duydum.  Deneyimlerim ve sezgilerim bana mevcut mimarlık ofislerinden farklı bir mecrada üretim yapmamı söylüyordu. Konvansiyonel proje üreten stereotipik mimar profilinin üretim sınırlarının; karşı karşıya kaldığımız durumların çeşitliliği ve bu durumların özgün koşullarının açığa çıkartılması sonrasında ‘mesleki hizmet alanı’nı genişlettiğini düşünüyordum.  Dolayısı ile sadece mimarlık alanı ile sınırlı kalmayan, farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan alandan beslenip, düşünmek, tartışmak zorunda kalacağınız bir pozisyona doğru çekilme ihtiyacı vardı. Bir de ofisiniz üretimleriniz için bir ortam, araç olmalıydı. Beslemek zorunda kalacağınız bir şirket değil. ’ddrlp’ böyle düşüncelerin içinde doğdu.

Yapı sistemleri konusunda uzun süre çalıştınız. Mimaride yapı sistemlerinin öneminden bahseder misiniz?

 Mekan üretimi için doğaya eklenme biçimlerimizin araçları ‘yapı sistemleri’.  İster doğal isterse de yapay olsun doğayla kuduğumuz mekansal etkileşim çatkılar, konstrüksiyonlarla oluyor. İnsanlık tarihinin ürettiği, kullandığı ve geliştirmekte olduğu bu sistemler; mimarlığın katalizörleri. Yapı sistemlerini, yapıları mimarlığın kendisi gibi görme eğilimlerimiz var. Oysa onlar insan ile oluşacak etkileşimde çıkacak mimarinin araçları. Bu nedenle sadece fizik mekansal gereklilikler için değil;  tüm duyuları tetikleyen, hareketlerimizi doğuran iletişimi belirleyecilerinden oldukları için önemliler.

 Günümüz mimarisini yerel ve evrensel boyutta nasıl tanımlıyorsunuz?

Enformasyon teknolojilerinin gelişmesi, malzeme ve teknolojik olanakların ve erişebilirliğin artması yerel ve evrensel boyutta olup bitenlerin görünürlüğünü arttırmakla kalmadı. Özellikle 2000’li yıllardan bu yana görünürde olanları birbirine yaklaştırdı. Eşzamanlı okunurluk, eşzamanlı oluş ve durumları da arttırdı. Farklı zaman dilimlerini yaşayan kültürler ve üretimlerini yan yana getirdi. Fakat görünürde olanlar ile olmayanlar arasında da ayrı bir yarılma yarattığını da belirtmek lazım.  Tek bir zaman diliminden değil, zamanın izafiyetini haklı çıkaracak biçimde farklı zaman dilimlerini yaşayan kültürler ve üretimlerini de yan yana görünür kıldı. Herşeyin yan yana durabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu, bir taraftan da mimarlık adına bağlam-anlam ekseninde bir kırılma da yarattı. Az önce bahsettiğim yarılmanın kaynağı bu kırılma oldu. Bu kırılma yapının iç-dış ilişkilerini tamamen kopardı. Hem fiziksel anlamda hem de ilişkiler anlamında sınırlar muğlaklaştı. Özel-kamusal mekan ilişkileri de  bu sınırlarda muğlaklaştı.  Bugün mimarlığın belirleyicisinin gösterilebilir ve görünür olanda değil, bu muğlak sınırlar içindeki  ‘ara uzamlar’da gizli olduğuna inanıyorum. Çünkü, bugün mimarlar kendilerine mimar atalarından miras kalan yapının görünür yüzü ile, kendisinden talep edilen simgesel projelerle uğraşırken; günün neoliberal politikaları ve iktidar odaklarının da bu ara uzamı kullanarak mimarlığı kendi araçları olarak dönüştürdüğünü görüyoruz.

Daha çok ne tür yapıların tasarımını yapıyorsunuz?

Bir tasarım ve proje ofisi olarak kendimizi belirli yapı tipolojileri ile sınırlamıyoruz. Aksine bazı konularda uzmanlaşmamaya çalışıyoruz. Tasarım ve proje ofisi olarak ‘esnek’, farklı durum ve koşullara hızlı adapte olabilen; yeni stratejiler üretebilen bir pozisyonda kalmaya çalışıyoruz. Günün koşulları belirli yapı tipolojilerininin de çözülmesine neden oldu. Çünkü çok farklı yapı programları yan yana ve iç içe geçebiliyor. Belirli tipolojilerde uzmanlaşmış ofislerin  güncel durumlara yanıt üretemediğini görüyoruz. Buradaki püf noktası; bir tasarım ofisi olarak uzmanlaşmış kişileri bünyemizde barındırmadan; projelerin kendi bağlamına göre organize olabilen,  konusunda deneyimli kişileri çalışma sürecine dahil edebilen organizasyon ve stratejiler üretebilmekte.

Şu an hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

Şu anda sosyal içerikli, karma fonksiyonlu bir kentsel proje üzerine çalışıyoruz. Paralelinde  yapım süreci devam eden bir  futbol akademisi  ve bir eğitim yapısı projelerimiz var.

Projeleriniz dışında da jüri üyeliği gibi çalışmalarınız var. Bunlardan bahseder misiniz?

Mimarlık bilgi alanı ile ilişkimiz, meraklarımız, üretimlerimiz bizi sadece  ‘mesleki/profesyonel pratik’ dünyanın gerçekliğinden ibaret olmayan; geniş bir bilgi alanından beslenen,  farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan, düşünmeye ve tartışmaya çalışan ve bu alan içinden enerjisini ve motivasyonunu alan, üretimlerini farklı mecralarda sınamaya ve paylaşmaya açan bir konuma itiyor. Bu nedenle hem akademik ortamda hem de meslekle ilişkili ortamlarda araştırmalarımızı ulusal ve uluslararası ortamlarda sunma, sergileme, seçici kurullarda bulunma, jüri üyeliği yapma gibi rolleri bu motivasyonun bir uzantısı gibi görebiliriz.

pdf olarak okumak/indirmek için tıklaynız.
söyleşiyi Turkish Buildings&Decoration sitesinden okumak için tıklayınız.
derginin tümünü  pdf formatında indirmek için tıklayınız.

Where Am I?

You are currently browsing entries tagged with boğaçhan dündaralp söyleşi at boğaçhan dündaralp.

%d blogcu bunu beğendi: