2019/12: Masada #12 / Boğaçhan Dündaralp ile ddrlp / RGB sütüdyoları / Bora Özkuş & masadargb

Şubat 19, 2020 § Yorum bırakın

ddrlp’nin mimarlık içinden/dışından farklı bakışlarla eğitim meselesini tartışmaya açan projelerini Boğaçhan Dündaralp ile MASADA konuştuk.

 

Proje Künyeleri: LYFA / LÜLEBURGAZ YILDIZLARI FUTBOL AKADEMİSİ Lüleburgaz/Kırklareli, 2010 Tasarım Ekibi: ddrlp // Boğaçhan Dündaralp, Berna Dündaralp, Lale Ceylan, A. Burcu Köknar (İşbirlikçi: A. Burcu Köknar; Mühendisler: Tektaş Mühendislik, Buro İstanbul, Akım Mühendislik, Vis Mühendislik) BBOM, Bodrum /

BAŞKA BİR OKUL MÜMKÜN Dağbelen/Bodrum, 2013 Tasarım Ekibi: ddrlp // Boğaçhan Dündaralp, Berna Dündaralp, Çağrı Helvacıoğlu, İpek Kay (İşbirlikçiler: Sinan Akyurtlaklı, Toprak Gürkan Kesoğlu, Serdar Anlağan, Gamze Türk, Birol Şen) İÇEBAKAN Adıyaman, 2013 Tasarım Ekibi: ddrlp // Boğaçhan Dündaralp, Berna Dündaralp, Lale Ceylan (İşbirlikçiler: Çağrı Helvacıoğlu, Sarhang Dellal; Mühendisler: Adım İnşaat, Akım Mühendislik)

BOSTANA ALTERNATİF PROJE GİRİŞİMİ Kuzguncuk/İstanbul, 2011 Tasarım Ekibi: ddrlp // Boğaçhan Dündaralp, Tülay Atabey Onat, Berna Dündaralp, Lale Ceylan (İşbirlikçiler: Kuzguncuk Sakinleri)

FİDE OKULLARI – İDEALTEPE Maltepe/İstanbul, 2016 Tasarım Ekibi: ddrlp // Boğaçhan Dündaralp, Berna Dündaralp (İşbirlikçiler: Ali Esber Coşkun / LOOP ARCHITECTURE; Mühendisler: Adım Mühendislik)

FİDE OKULLARI – SÜREYYAPAŞA Maltepe/İstanbul, 2018 Tasarım Ekibi: ddrlp // Boğaçhan Dündaralp, Berna Dündaralp, Sezgi Göktepe (Ana Yüklenici: Firstarc, Mustafa Bülent Aydın) Fotoğraflar: DDRLP (Arşiv)

Söyleşinin tümü:

MASADA EKİBİ: Sunucu: Bora Özkuş Yönetmen: Tutku Yılmaz Ses: Ece Akaydın Kamera – Jimmy Robot: Metin Kama Kurgu: Özay Erol Oğuz Yenen ve Bora Özkuş’a teşekkürler…

2019/06: Bir Monografi Denemesi: Mimar Boğaçhan Dündaralp ve Başka Mimarlık Olasılıkları / Yüksek Lisans Tezi / A Monography Experiment: Which is About Architect Bogachan Dundaralp and other Architectural Possibilities / Master Thesis/ Hülya Irmak / Mardin Artuklu University

Haziran 11, 2019 § Yorum bırakın

000200110012

2015/10: Mimarlığın neye muktedir olduğunu araştırmak… / Mimarlık Konuşmaları 33 / İKU-İstanbul Kültür Üniversitesi

Eylül 30, 2015 § Yorum bırakın

mimarlık konuşmaları 33

Mimarlık Konuşmaları / IKU

2011/05: 17. taşkışla bahar şenliği / eskizleriyle 3 mimar

Ağustos 1, 2011 § Yorum bırakın

– fotoğraf: arkitera.com

“Şenliğin açılış etkinliği, Sinan Omacan ve Boğaçhan Dündaralp ile “Eskizleriyle İki Mimar” söyleşisi oldu. Sinan Omacan söze provakatif bir biçimde “ben eskiz yapmam” diyerek başladı. Öğrencilik yıllarında başlayan tasarım etkinliğinden seçtiği görseller eşliğinde yaptığı sunumunda, mimarlığın diğer önemli temsil araçlarından maketi, eskiz gibi kullandığını vurguladı. Düşüncenin eskizinin evrilmesinde her türlü aracın kullanımının önemine değinerek bitirdiği konuşmasının ardından Boğaçhan Dündaralp, eskiz defterlerinin sayfalarından oluşan kısa filmiyle, uzun zamandır keyifle, vazgeçilmez olarak, tutkuyla sürdürdüğü eskiz defteri tutma alışkanlığını paylaştı. Eskiz defterinin düşünme aracına dönüşmesini, zaman içinde, kendi mesleki gelişimiyle değişen, dönüşen eskizle düşünme pratiğini gözler önüne serdi.” – arkitera.com

_ etkinlik haberi için tıklayınız/arkitera.com
_ şenlik anasayfası ve programlar hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

Creative Commons License
” boğaçhan dündaralp/eskizler” filmi is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.

2010/04: prison break / mimarlıkta rekabet / görüş-tartışma

Temmuz 30, 2011 § Yorum bırakın

Prison Break*

İstanbul;  coğrafyası, topoğrafyası,büyüklüğü,yoğunluğu ve dinamik temposu ile  diğer Türk kentlerinin kentleşme temposundan ayrı bir profil çizmektedir. Kent, son yüzyılda modern kentlerin karşılaştığı tüm sorunlarla yüzleşmekle kalmayıp, kendine has  dinamiklerle de kendine özgü kentsel durumlar, karşılaşmalar üretmektedir. Kentin bütünsel olarak algılamayı ve ele almayı zorlaştıran bu doğası, sürekli kendi üzerine katlanan oluşumu var etmektedir.  Kentin bu  temposu  ile birlikte kent yöneticilerinin bu kenti küresel pazara açma ve pazarlama çabasına; bu çok aktörlü ve çok katmanlı kent tartışmalarına mimarlık alanından bakıldığında, özellikle son yıllarda ilginç açılımlar yaratmaya gebe potansiyeller barındırmaktadır.

Kentsel  organizmanın bu kontrolsüz devinimi içinde kavranılmaya çalışılan durumlar ve  durumlara ilişkin olaylar, çevresine ayna tutan ve deneyim üretecek gözlere ihtiyaç duymaktadır. Kişisel deneyimlerimiz içinde yer alan, İstanbul’da açılan son  5 yıldaki ulusal ve uluslararası  ‘yarışmalar’;  bir olaylar dizisi olarak kenti, kentin aktörlerini, mimarlık ortamını ve mimarların konumlanmalarını anlamak için incelendiğinde bir indikatör işlevi görebilir.

İstanbul bağlamına konuyu taşımadan önce yarışmaların Türkiye’deki seyrine bakmak  değerlendirme referanslarımız açısından önemli görünmektedir.

Türkiye’deki ‘mimarlık yarışmaları’;  nitelik ve nicelik (sayı, süreç ve sonuç ürün) çerçevesinde dünyada olup biten  projelendirme süreçlerindeki dönüşümlerden oldukça kopuk, farklı bir rota izlemektedir. İstatistiklere bakılırsa ; Türkiyede 2000 yılından bu yana  ortalama yılda 40.000 yapı yapılmaktadır. Bu sayının  4000’i kamu yapısı  ve bu 4000 yapınının 4 tanesi yarışma ile elde edilmeye çalışılmaktadır.  1930-2008 arasındaki istatistiklere bakılırsa; 78 yılda, yalnızca 16’sı uluslararası olmak üzere  710 yarışma açıldığı kayıt edilmiş görünmektedir.  Bu bilgiye göre yıllık açılan yarışma ortalaması: 9.1’dir.  Bir karşılaştırma yapılırsa;  2007 yılındaki  resmi olmayan verilere göre  Almanya’da  yılda 700 yarışma yapıldığı belirtilmektedir ki;  bu sayı neredeyse 78 yılda Türkiye’de açılan yarışma sayısına eşittir.

Türkiye bağlamında mimarlık ortamından bakıldığında; yukarıdaki istatistiki seyri  izleyen  mimarlık yarışmalarının,  zamanla içine kapanan,  ne mimarların ne de yarışmayı açanların sonuçlarından mutlu olduğu,  yapılı çevreye veya ortamın mimarlık bilgisine katkı üretemeyen ve sürekli kendi varlığını baltalayan bir mekanizma olarak algılandığı söylenebilir.

Bu sürece dair algı;  yarışmaların, yalnızca rakamlara yansıyan niceliksel bir sonuç olarak değil, tartışmaları ve sonuç ürünleri ile niteliksel olarak da kendi varoluş nedenini giderek geçersiz kıldığı bir ortam oluşturduğu yönünde gelişmektedir.

Şiddeti dönemsel değişkenlik gösteren bu durumun,  cumhuriyetin başından bu yana mimarlığın ve mimarın toplumsal hayattaki tariflenemeyen rolü ile ilgili bir süreklilik içerdiğini söyleyebiliriz. Bu süreklilikte  ‘yarışmalar ortamı’ mimarlığın varlık savaşı verdiği ortamlardan yalnızca biri olarak görülmelidir.  Mimar’ın bu ortamdaki sorunlu varlığı ne yazık ki ortamın mimarlık alanı ile ilişkisini de sorunlu hale getirmektedir.   Mimar’ın  bir aktör olarak kendi varlık alanını inşa etme sürecinin  bu ülkede belki de hiçbir zaman  kendi sağlam zeminlerini üretemediğini söyleyebiliriz.  ‘Pratik dünya’da yalnızca imza tamamlamak için aranan bir aktöre indirgenmiş bu rol;  yarışmalar alanı başta olmak üzere,  eğitimden başlayarak kendi çıkış yollarını yaratmada da oldukça sorunlu bir ortam oluşturmaktadır. Bu durum  da ne yazık ki mimarı kendi ortamından başlayarak diğer toplumsal katmanların mimarlık alanı ile ilişkisini sorunlu hale getirmektedir.  Bu sorunlu ilişkiye, mimarların durumlara duruş belirleyememe zafiyeti de eklenince, genel tablodaki bu temel problemler kolay analiz edilebilir ölçekleri aşmaktadır.

Bu tablo için bütünsel çözümler beklemeyen, ortamın gevşek zemininde hareket edebilme becerileri ve duruş geliştirmeye çalışan daha genç bir kuşağın temsilcisi gözüyle, son beş yıl içinde İstanbul’da ulusal ve uluslarası olarak açılmış bazı yarışmalardan seçkiler yaparak yazının çerçevesini açmaya çalışacağım.

Türkiye yarışmalar tarihindeki en önemli kırılmalardan birini başlatabilecek potansiyel olaylardan biri kuşkusuz 2005 yılında Türkiye’nin EUROPAN 8 organizasyonuna katılmasıydı. Europan ilk ortaya çıktığı 1980’den beri Avrupada ilgi çeken ve izlenen bir etkinlik ortamı. 2 yılda tekrarlanan bu yarışma ağının ilgi çekici yanı, Avrupa coğrafyasının somut ve yerel sorunlarını mimarlık ortamının gündemine taşıması. Europan’ın kalıcı bir merkezi, hiyerarşisinin  olmaması, ülkelerde her defasında  değişen ulusal komiteler kurulması, yerel yönetimlerle ve müdahale gücü olan kurumlarla işbirliği içinde, çeşitli kentlerin üzerinde çalışılmaya değer ve dönüşme potansiyeli taşıyan kritik noktalarını saptaması, saptanan alanları, yine değişken bir koordinasyon kurulu aracılığıyla Avrupa mimarlık kamuoyuna bir yarışma programı ile duyurması, 40 yaş altı mimar kesiminin 50 civarında şehrin, 100 civarında yeri ve konusuyla aynı anda karşı karşıya gelmesi ile mimarlarla şehirler ve sorunları arasında çok önemli bir iletişim modeli önermektedir.

Zeytinburnu’nda yüksek deprem riskinden ötürü kentsel ölçekte bir yenileme çalışması yapılması planlanlandığından, bu kapsamda  Sümer Mahallesi özelinde, EUROPAN 8’den hem yetersiz kentsel dokunun yenilenmesini hem de mevcut sosyal çevrenin dönüşümünü olumlu etkileyecek projeler oluşturulması bekleniyordu.  Bu iki açıdan çok önemli bir fırsat oluşturuyordu. İlki;  Türkiye’den katılacak  genç Türk mimarların kendi coğrafyasının üretim ilişkilerine sıkışmış dar alandan çıkması, farklı bir düzlemde kendini sınaması, yeni kavrayışlar ve deneyimler üretmesi. İkincisi; bir kentsel problemin ele alınışına dair mimarından yerel yönetime çok aktörlü uluslarası bir zemin oluşmasıydı. Fakat çok  önemli fırsat ne yazık ki katılımcılarının deneyimleriyle sınırlı kaldı. Böyle bir fırsatı ne mimarlık ortamı değerlendirdi ne de  yerel yönetimler  ve müdehale gücü olan kurumlar durumu ciddiye aldı. Yarışma sürecinin de suni teneffüs ile zorla yürütüldüğünü sonradan öğrendiğimiz bu organizasyon sonrasında da bir ilk ve son oldu… Artık Türkiye bu organizasyona katılamadığı gibi durumu katılımcı olarak deneyimleyen genç mimarlar da sonraki yıllarda bu yarışmalara katılımı EUROPAN organizasyonu tarafından kabul edilmedi.  2008 yılında başka bir gelişme yaşandı. Yarışma alanlarından biri olan Zeytinburnu Sümer Mahallesi’ni “dönüştürecek” projeler ilan edilmeye başlandı.  KİPTAŞ tarafından üretilmiş bu projeler, ‘Yer’e ait gerçeklikten uzak, sosyal ve kentsel içerikleri boşaltılmış ve klişelerle üretilmişlerdi. Sanki  EUROPAN deneyimi yaşanmamış, oraya ait tartışılacak pek çok konu gündeme getirilmemiş gibi… Mimarlık ortamı yine ektiğini biçmiş, kendi etkinlik alanının tartışmalarını, gündelik yaşam pratiklerine taşıma boyutunda  kendini meslek pratiğinin alanına sıkıştırıp kendini proje çizen adam pozisyonunda tutarak, kendi ortamının tıkanma odaklarını açacak, örnek oluşturacak bir fırsatı elinden kaçırmıştı.

Bir başka fırsat UIA 2005’in İstanbul’da yapılması ile yakalandı.  Mimar, kent ve kentlinin gündemiyle, kentin sokaklarıyla ve  gündelik yaşantı ile doğrudan karşılaşma fırsatı yakaladı. Sadece mimarlık kongresi aracılığı ile değil, kongrenin yapılacağı ve kente yayılacağı alana ait, hayata geçirilecek bir yarışma aracılığı ile de… Yarışma; meslek odası (mimarlar odası)  tarafından açılmış ve dünya mimarlarının ve kentlinin buluşmasına olanak verecek ‘pazaryeri’ fikrinin kurgulanabileceği öngörüsü ile, taleplere göre değişken, hazırlık süresince dinamik bir yapıya dönüşebilecek bir senaryo ve bu bağlamda çözümler üreten bir düzenleme elde etmeyi amaçlamıştı. Fakat yarışma sonucu elde edilen proje uygulama fırsatı bulamadığı gibi kendi mimarlık ortamında başka bir yara açtı. Meslek odası ile kendi üyeleri arasında oluşan bu yaranın, acemilik,deneyimsizlikle ya da organizasyonel beceriksizlikle oluştuğunu söylemek, temelde duran meseleleri gözardı etmek olacaktır.  Oda ve üyeleri arasında kavgalar, davalar kamuoyunda fazlası ile gündemde yer aldı. Daha sonra açılan ve mimarlar odasının boykot ettiği  ulusal yarışmalardaki tavrı ile kendi üyeleri  arasında gelişen ilişki kurma  şekilleri  bu yaranın sürekliliğindeki travmalar olarak yorumlanabilir. Bu deneyim bize, mimarlık ortamından  dışa doğru yükselen ve  kendi toplumsal rolü hakkındaki endişelerini dile getiren feryatların, ortamın kendi içindeki  sorunlu ilişki ve iletişimden başladığına çok iyi bir örnek oluşturmaktadır.

Mimarlık ortamı bu deneyimleri yaşarken İstanbul, politik ve ekonomik iktidarlarca küresel pazarda yer kazanma adına ortama düşen yeni projelerle gündeme geliyordu.  Kamu arazilerinin, özelleştirilmesi ve satışı konusunda kentte bir takım kararların uygulamaya geçirildiği bu dönemlerde; İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Dubai Holding bünyesindeki Dubai International Properties arasında gayrimenkul yatırım ortaklığı kurulmasına ilişkin anlaşma, İstanbul’da imzalanıyordu. Bu anlaşma çerçevesinde İstanbul’un önemli ticaret aksı olarak gelişen bölgede,  İETT arazisi  olarak bilinen  alan üzerinde Dubai Towers olarak bilinen bir projenin  bu alanda yapılması kentin gündemine düşmüştü (2005). Sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının açtığı davalar,televizyonda kulelerin mimarisi,trafik yükü gibi tartışmaları ile konu uzun zaman kamuoyunu meşgul etmiş, bu alanda düşünülen yatırımı askıya almıştı.

Bu süreç;  politik ve ekonomik iktidarlar için ‘İstanbul’da göz önünde kamu arazilerinde hele  uluslarası yatırımlarla birşey yapmanın nasıl sonuçlar vereceği açısından çok öğretici olmuştur. Hem uluslararası yatırımcıyı korkutmamak  hem de ortamın çok aktörlü, yıpratıcı süreçlerinde yeni stratejiler üretmeleri için bir deney alanı oluşturmuştur. Aynı dersi meslek odasının kamu arazilerini takip edip, bir dizi dava açması dışında mimarlık ortamı nasıl çalışmıştır? Bu büyük bir soru işaretidir. Mimarlar ve ortamı hala meseleyi kendisine söz ve fırsat verilmesini bekleyen, kulubedeki oyuncu gibi beklemeyi sürdürmüştür ve sürdürmektedir.

Bu gündemleri takiben İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilişkisinin kavranamadığı, içinde kimi kaynaklara göre 500 mimar, mühendis ve akademisyenin görev yaptığı (resmi olarak  BİMTAŞ Boğaziçi İnşaat Müşavirlik A.Ş. bünyesinde görünen) İstanbul Metropoliten Planlama (İMP) kurumunun 2006 ve 2007’de açtığı, boykot edilen ve çok tartışılan biri ulusal ve diğeri uluslarası iki yarışmayı  İEET arazisi ile tartşmaları görünür olan bir stratejinin  parçası sayabiliriz.

Hangi yetki ve kanallarla işlerin aktarıldığı belli olmayan ancak İstanbul’a ait planlama kararlarının üretildiği bir merkez olan IMP; bazen bir belediye şirketi gibi, bazen de  özerk bir yapı  gibi davranarak, uzlaşılmış bir sessizlik içinde kendini meşrulaştırmış, varlığı sorgulanmaz bir ayrıcalıkla çalışmalarını sürdüren bir kurumdur.

2006’da IMP tarafından davetli uluslarası  yarışma şeklinde açılan Kartal – Küçükçekmece Kentsel Dönüşüm Projesi  yarışması, İstanbul’un küresel pazardaki konumu için bir başka stratejik adımdı. Türkiye’nin uluslararası yarışmalar tarihi içinde son 10 yılda açılan ve sonuçsuz kalan  Gelibolu ve İzmir kentsel tasarım yarışmalarının ardından  ülkenin uluslararası kredi notunu yükseltmek için de bir başka çaba olarak görülüyordu. Kartal Maltepe Kentsel Dönüşümü projesi için Zaha Hadid, Massimiliano Fuksas ve Kisho Kurokawa; Küçükçekmece Projesi için de  Kengo Kuma, Winny Maas ve Ken Yeang  davet edildi. Sonrasında Türk mimarların süreçte var olup daha sonra devre dışı kalmaları, aktörler ve süreç tartışmalarının, sonuçların ‘kent, mimarlık ve kentsel dinamikler çerçevesinde okunmasının önüne’ geçtiği  yoğun bir tartışma gündemi oluşturdu. Oysa tartışma gündemini yaratacak ortam, yarışmayı bir nevi iş alma süreçleri ve yarışma sürecindeki aktörlerin ilişkilerine indirgemek yerine tartışma gündemini  kentsel bağlamlar çerçevesinde  kentin gelişme dinamikleri içinden de üretebilseydi ‘İstanbul’ ölçeğinde daha önce tartışılmamış yeni bir deneyimi üretebilirdi. Bu deneyim üretimi ve tartışma biçimi, kentin farklı bağlamlarında yeni tartışmalara model üretebilir ve konunun yarışma kapsamında sıkışıp kalmasını önleyebilirdi. Belki de o zaman mimarlar kendilerine fırsat verilmeyi beklemek yerine kendi fırsatlarını başka bağlamlarda yaratabilecekleri bir zemine kendilerini  taşıyabilirlerdi. Bu yarışmayı sansasyon ve reklam olarak gören başka genç kuşakların aksine okumalarının deneyim hanemize katacak hala çok şeyi olacağını düşünüyorum. Konuyu her ne kadar küresel pazar içindeki kentsel stratejilerin bir parçası olarak okusak da;  yaşanan bu deneyimleri bir cevap hakkı olarak farklı biçimlerde ve bağlamlarda üretmenin bir aracı olarak kullanmak mümkün olabilirdi… Tıpkı yine IMP’nin 2007 ylında açtığı ve  mimarlar odası tarafından “kamu alanlarının oranını azaltarak, yapılaşma yoğunluğunu arttırdığı… “  gerekçesiyle boykot ettiği  ‘Maltepe  Bölge Parkı Fikir Projesi’  yarışması için de yapılabileceği gibi… Mimarlar odası, yarışmayı boykot etme ve hukuki yollara başvurma dışında o bölgenin yaşadığı duruma mimarlık ortamı içinden yanıtlar üretilebilecek uygun koşulların oluşturulması ve konu için alternatif çalışmaların üretibileceği bir zemine konuyu taşıyabilmeliydi.

Bu süreçlere ait tartışmaların giderek konuyu, kent kararlarını  yarışmalar yoluyla  meşrulaştırmaya çalışan politik ve ekonomik iktidarlarına karşı hukuki bir mücadeleye ya da bu süreçlerde rol alamadığı için hırçınlaşan mimarların konuyu süreç tartışmalarına indirgediğini gözlemledik.

İstanbul’un önemli kentsel noktalarından birinde yer alan Zincirlikuyu Karayolları Arazisi tıpkı İEET arazisi gibi kamu arazilerinin özelleştirimesi yoluyla satıldı. Bu sefer yabancı bir yatırımcı değil, yerli bir holding,  ‘Zorlu Grubu’ ihaleyi kazandı.  İEET arazisindeki durumdan dili yanan ve süreç içinde  ulusal ve uluslarası düzeyde yarışma süreçlerinden çok şey öğrenen  yerel yönetim,  politik ve ekonomik iktidarlar, ortamı velveleye vermeden, kamuoyunda büyük tartışmalara yol açmadan bir ulusal-uluslararası ortaklı bir yarışmayı sonuçlandırmanın bir yolunu buldular.  ZORLU CENTER Mimarlık ve Kentsel Tasarım Yarışması (2007) olarak açılan yarışmada ne değişmişti ? Medyada ve mimarlık ortamında neden öncekiler gibi gürültü patırtı çıkmamıştı ?  Oysa temelde hiçbirşey değişmemişti ve tartışma odakları aynıydı.  Konu yine kentin önemli noktalarından birinde yer alan bir kamu arazisinin özelleştirilmesi idi. Yarışma programının kamusallığı, kentle ilişkisi gibi pek çok konu öncekilerde olduğu gibi tartışma gündemi olabilecek iken olmamıştı. Çünkü; önceki süreçlerde daraltılan tartışma çerçevesine şöyle yanıt üretilmişti:  Özelleştirme sonrası yarışma yapıldığı için, meslek odaları ve uluslararası yarışma standartlarından çıkıp bir işi  ihale etme yöntemine dönüştürüldü. Sınırlı yarışma yerine herkese açık bir ihale yöntemi kullanıldı. Buna karşın katılımcılarda yüksek standartlarda koşullar arandı. Böylece katılımı zorlaştırıp  Türk mimarların büyük çoğunluğunu uluslararası ortaklığa iterek ‘iş verme mekanizması’ biraz  şeffaflaştırıldı.  Büyük rakamlara satıldığı için ve rant beklentileri içinde satın alan kurumun yapmayı düşündüğü yapının yoğunluğu ve programı bu gündemde sorgulanmadan meşrulaştı.  Sonrasında iki Türk mimarın projesi seçilerek birlikte bir konsorsiyum oluşturmaları istendi.  Ve tüm bu sureç kamuoyu haberdar edilerek ilerletildi. Böylece mimarlarımızın istedikleri gibi kulubeden çıkma istekleri yerine geldi mi bilmem ama bizler ne yazık ki mimarlık ortamının da katılımcı mimarların da bu koşullara teslim olduğu bir süreci  yeniden gözlemledik.  Bu noktada, sorumuzu, ‘ne değişmemişti?’ olarak tekrar yinelersek:  Elde edilen projelerin  kent, kentsel ve kamusal durumlar açısından pozisyonları, yoğunluğu, programları,  mimarın pozisyonel olarak kendi tarif ettiği kulubedeki çaresizliği vb.gibi konuların temelde  değişmediğini  rahatlıkla söyleyebiliriz.

Burada anlatılan örnekler üzerinden konuşursak;  neden bu temel durumlar üzerinden hiç konuşulmamış ve tartışılmamıştır?  Mimarlık ortamının ve mimarların terk ettiği bu alanları kim dolduracaktır? Bu süreçlerden neler öğrenilmiştir ? Mimarlığa ve kente bu kavga dövüşte yaşanan deneyimlerden  ne kalmaktadır ?  mimarlar ve mimarlık ortamı bu fırsatları nasıl değerlendirmişti r? Sonuçta görünen odur ki;  mimarlık üretimini bina üretimine indirgeyen, mimarı da proje çizen adam olarak gören ortam için pek birşey  değişmemiştir.  Oysa tüm bu süreçler bir fırsat olarak görülebilirdi. Türkiye’de  sorunlu olarak duran mimarlık; kendini iyileştirmek için hijyenik koşulları aramak yerine,  kendi kaderini belirleyecek otopsileri bu süreçte yapabilir, kendi dışındaki oluşumlarla ve aktörlerle beraber ortama kendi katkısını üretebilirdi.  Mimarlık bu ortamda başka nasıl bir döngüyle kendisini geliştirecektir ? sorusunu burada sormak gerekmektedir.

Mimarlar ve mimarlık ortamı; kendi etkinlik ve bilgi alanı içinden üreteceği görüş ve alternatif duruşları kendi araçları ile oluşturamadığı  ve diğer aktörlerle  iletişim kuracak iletişim zeminlerini araştırmadığı için de hayıflandığı o kulübede oturmaya hep devam edecek gibi görünmektedir.

Mimarlar, mimarlık bilgi alanının taradığı geniş kültürel alan içinden varlıklarını farklı şekillerde üretmek yerine, bu alanın belli yerlerine öbeklerenerek ve sıkışarak kendilerini  profesyonel alanın dünyasına kapatmakta ve  bütün çözümlerini buradan aramaktadırlar. Mimarlar, mimarlık bilgi alanında terk ettiği  bu alanların, kendi çevrelerinde, kendi elleriyle oluşturdukları  büyük duvarlar ve sınırlar haline dönüştüğünü fark etmemeleri ya da fark edenlerin çaresizce teslim olmaları, kabullenmeleri  de başka bir muammadır.  Kabullenme ve teslimiyet unutmayı, farkındalık eksikliğini ve kuşaklarası hafıza kaybını tetiklemekte,  her kuşak kendi özgürlüklerini değil, bu duvarların ağırlıklarını miras almaya zorlanmaktadır.

Öyle görülüyor ki; Türiye’de  mimarlar, kendini profesyonel üretim alanına sıkıştırıp, eğitimden üretime  tüm varlıklarını bu alanın içinden gerçekleştirmeye çalıştıkları sürece şikayet ettikleri sorunlu ilişkileri sürdürmeye devam edecek ve olagelen tekrar tekrar üretilmeye devam edecektir.

Boğaçhan Dündaralp /mimar, ddrlp

*her mimarın içine doğduğu  ataları tarafından inşa edilmiş mimarlık hapishanesinden kaçma fırsatları…

_ medya içeriği ve metin görsellerini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

Creative Commons License
“Prison Break” metni is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.

2007/02: uyku[suz] / sleep[less]

Temmuz 27, 2011 § Yorum bırakın

_ etkinlik haberi için tıklayınız.
_ uyku[suz] grubu blog’ una gitmek için tıklayınız.

2006/04: oda projesi / “radyo içinde radyo, 101.7 fm” / açık radyo 94.9

Temmuz 22, 2011 § Yorum bırakın

açık radyo | 94.9 | radyo içinde radyo 101.7 fm | oda projesi | 13.04.2006 | boğaçhan dündaralp | hakan tüzün şengün | mert eyiler

açık radyo | 94.9 | radyo içinde radyo 101.7 fm | oda projesi | 20.04.2006 | boğaçhan dündaralp | hakan tüzün şengün | mert eyiler

2006: amv genç çizgiler / görüş-tartışma

Temmuz 22, 2011 § Yorum bırakın

Amv, genç*, mimar, ödül

Kendime soruyorum: Ne kadar ”genç”im?
Genç Mimar Ödülü’nü alanlar da aslında ne kadar “genç”?
40 yaşın altında olması ve önünde daha yıllar olması, bir mimarı “genç” yapar mı?

“Genç” olduğumuzu iddia ederek, mimarlık ortamının bilgisine ürettiklerimiz üzerinden nasıl bir katkıda bulunuyoruz ?

“Sakin, eli yüzü düzgün, temiz uygulanmış, detayları iyi çözülmüş bina yapmak iyi mimarlıktır,” düsturu, eğitimde, profesyonel hayatta kol gezerken…

Bu ve benzeri başarı tescilleme yöntemleri, güvenli sularda zihinleri prangalarken…

Gerçeklikler tarafından sınanacak taze fikirlerin ve üretimlerin peşinde koşmak yerine, sınanmış ve kabul görmüş yolları seçen ve üreten genç mimar nasıl hala genç olabilir? Bu ne ölçüde seçim, ne ölçüde çaresiz bir kabullenmedir?

Bizler “kodlanmış” başarıların taklitlerini üreten, kurmaca gerçekliğimizin kurbanı olmayı baştan kabullenmişiz gibiyiz. Bu kabullenme, kategorilerle düşünmeye alışık ve kendini o kompartımanlara hapsetmiş bir kuşağın rahatsızlıklarını da miras alarak devam etmekte, bir genç için tavizlerin ve çaresizliklerin bataklığından çiçek olarak açmayı tesadüflere bırakmaktadır.

AMV, bu bataklığı gösteren aynalardan biri olarak görülebilir. Burada aynanın yüzünü bataklığın hangi yönüne çevirdiği sorulabilir. Yanılgısı da görünürde olanla yetinmesidir.

Genç mimar ödülü, olsa olsa bu bataklıkta tesadüfleri artıran bir katalizör olma potansiyelini sürdürür. Başarısı da, o yansıtılanın niteliğine mahkum gibidir.

AMV Genç Mimar Ödülü için asıl soru, bu mahkumiyeti, hangi bakış açısı ile ortama yansıttığıdır. Bu geleneksel zihinlerin başarı tescillerini onaylayarak, benzer değerlendirmeleri sürdürdüğünde başka, ortamı bir durum olarak kabul etmenin ötesinde dönüşüm için bir fırsat olarak gördüğünde başka etkileşimler yaratacaktır. Bu bakış açıları, AMV aynasının yansıttıklarının niteliğini ve hangilerinin daha görünür olacağını belirlemesi açısından önemlidir. Geleneksel olanı “sürekli” kılan zihin durumu desteklenerek 40 yaş altı erken olgunlaşmayı teşvik etmek ya da ham meyvayı dalından kopartmak mümkündür. Bir diğer soru, şimdiye kadar bu yaklaşımların bir faydasını görüp görmediğimizdir. Başarısı spekülatif olamayan, tartışma yaratmayan, mimarlık bilgilerimizle onu yeniden deşmeye çalışmayacağımız, ancak mevcut yapılı çevrenin içinde biraz daha nicelikli üretilmiş yapılarla tatmin olabilen, konsantrasyonunu, nitelik arayışını nesne olarak “bina”ya indirgeyen, ötesini hayal olarak gören, hatta yok sayan “o” ortalama uzlaşmayı saymazsak…

Kendi adıma zihni uyuşturan, enerjiyi emen, her tür prangayı reddeden, fırsat bekleyen değil, kendi fırsatını yaratan bir genç olma çabası ve inancıyla bu kaygıları paylaşabileceğim mimarları ve üretim ortamlarını arayarak, sayıklamalarıma izninizle başka bir mekanda devam edeceğim…

  Boğaçhan Dündaralp – mimar/ 2004 amv genç mimar ödülü

*genç: Genç olma durumu, koşullara, birikime ve geleceğe dair belirsizliklerin yarattığı kafa karışıklığı içinden, üretim kaygılarının bir yakıta dönüştüğü, taze zihni sürekli geliştirmek için uygun ortamın arandığı, çevrede olup bitenlerin anlaşılmaya çalışıldığı, bir yaşam kesiti. Bu kesit, ürettikçe şablonlarla kalıplarla düşünmeye ve üretmeye başlanıldığı, yakıtın salt deneyime (artık üretirken düşünmeye gerek kalmadan reflekslerle üretme aracı olarak) dönüştüğü dönemin öncesine tekabül eder. Her alanda bu durum farklı bir zaman kesiti yaratır.

mimarlıkta genç olma durumu üzerinden/ boğaçhan dündaralp /doxa-ocak2006

_ metni .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

2006/10: ofis açmak / toplantı-tartışma

Temmuz 22, 2011 § Yorum bırakın

_ arkitera.com’ un etkinlik ile ilgili haberi için tıklayınız.
_ arkitera/forum’ da ilgili başlığa gitmek için tıklayınız.

2006/01: mimarlıkta genç olma durumu üzerinden / tartışma

Temmuz 21, 2011 § Yorum bırakın

Mimarlıkta Genç Olma Durumu Üzerinden…
Boğaçhan Dündaralp

Genç olma durumu, koşullara, birikime ve geleceğe dair belirsizliklerin yarattığı kafa karışıklığı içinden, üretim kaygılarının bir yakıta dönüştüğü, taze zihni sürekli geliştirmek için uygun ortamın arandığı, çevrede olup bitenlerin anlaşılmaya çalışıldığı, bir yaşam kesiti. Bu kesit, ürettikçe şablonlarla kalıplarla düşünmeye ve üretmeye başlanıldığı, yakıtın salt deneyime (artık üretirken düşünmeye gerek kalmadan reflekslerle üretme aracı olarak) dönüştüğü dönemin öncesine tekabül eder. Her alanda bu durum farklı bir zaman kesiti yaratır.

Bu anlamda genç olma kavramı, insanın kendini kurma süreci ile eğitimini aldığı disiplinin zaman içinde yoğrulup onunla bir bütün olduğu ‘süreç’in içinden konuşulabilir.

Gençleri de kavrayış refleksleri fazla, taze fikirlere sahip, ama deneyimleri az, deneyim imkanları kısıtlı, her tür bilgiyi emebilecek bir sünger gibi davranan kendini yetiştirmeye aç, biraz da dengesiz canlılar olarak görmek lazım. Türkiye’de de derinlikten ve birikimden, güncel taze fikirleri doğuran ortamlardan yoksun, işin ciddiyetinin göz boyamaktan ve yapmaktan ibaret olduğu, birşeyin diğerine göre değerinin ölçülemediği bir çevrede, bu süngerler (gençler) kuru kalmaya, suyu başka yerlerde aramaya mahkum bırakılıyorlar.
Bugünün gençleri, aslında suçlandıkları gibi ilgisiz ve meraksız değiller, sadece doğaları gereği nasıl davranacaklarsa öyle davranıyorlar.

Taze zihinler hangi yaş grubunda olursa olsun, çağın dönüştürdüğü kavrayış yapıları ile paralel hareket edemediğinde ve oluşan bu deneyimler, akacak bir dil bulamadığında kuşaklar birbirini anlamamaya başlıyor. Artık anlamaya da çalışmıyor. Biri diğeri için varlığı yoksayılmayan, ama bir katkısının da olmasının beklenmediği bir durum yaratıyor. Mimarlık için konuşursak, artık etkinlikler de kimsenin kimseye karışmadığı, bulaşmadığı sessizce dağılınan toplantılara dönüşüyor. Yoksa söylenmiyor oluşları, söylenecek sözlerin olmadığını göstermiyor.

Hepimiz kabul ya da red etsek de bir kuşak sürekliliğinin parçasıyız. Her kuşak, ayrı dünyalara sahip olsa da ortak bir zemin üzerinde ve ortak bir ortamın parçalarını oluştururlar. Bu da sürekliliğin nasıl kavranacağı sorusunu önemli kılmaktadır.

Bu süreklilik, her kuşağın kendi üzerindeki bilgiyi aktaracak, kuşaklar arası aktarım dilini, yine kendisi üzerinden yaratması ve yeniden kurması ile ancak söz konusu olabilecek birşey gibi görünmektedir. Bu yüzden önceki kuşakları anlamak kadar kendinden sonraki kuşakları anlamak ve o dili kendin üzerinden yaratmak çok önemli görünmektedir. Böylece birbirinin duruş ve konumları üzerinden oluşan ortam, bilgi akışlarını ve tartışma alanlarını doğuracak bir zemini hazırlar. Ortamın birbirini beslemesi ve üretken kılması bu sürekliliğin kurulması ile çok bağlantılı bir konu haline gelmektedir. Bu sürekliliğin kurulması farklı duruşlara sahip yeni bireyleri doğuracaktır. Artık bu hareket tek yönlü yani eski kuşaktan yeni kuşağa değil, yeni kuşaktan da eski kuşağa akan bir yapı kazanacaktır.

Günümüzün yeni genç nesli, bir önceki kuşağa göre çok yönlü, farklı kaynaklardan beslenen, birbirinden çok farklı konular ile ilişki kurabilen, hızlı hareket edebilen, beraber çalışmaya yatkın, iletişim araçlarını çok iyi kullanabilen özellikler taşıyor. Fakat gençlerde eksik olan ‘şey’ de zamanla duruşlarını belirleyecek ve kendilerini inşa etmelerini sağlayacak, içlerindeki potansiyelleri ortaya çıkartıp yönlendirecek ‘farkındalık‘ duygusu.

Yakın zamana kadar usta-çırak ilişkisi yoluyla aktarılanan süzülmüş bilginin deneyim üzerinden edinilme biçimi bugün bu deneyim ortamlarının farklılaşması ve çoğalması ile yeterliliğini gün geçtikçe yitirmektedir. Artık daha kolay ve eşzamanlı erişilebilen bu ortamlar ile deneyim alanı çok parçalı bir yapı kazanmıştır.

Ancak bu, yeni kuşak için işleri kolaylaştıran bir ortam hazırlamamakta, aksine zorlaştırmaktadır. Seçeneklerin çoğalması, neyin, neden, niçin tercih edileceği gibi bir durum yaratmıştır. Usta-çırak ilişkisindeyken yeterli olan, fazla parçalanmamış deneyim alanı, bu sorgulama alanı doğurmazken, artık çok parçalı ve kişisel tercihlerle biçimlendirilebilecek bir yapı kazanmıştır. İki durum arasındaki en belirgin fark ise, bu sorgulamaların, birinde (usta-çırak ilişkisi) sürecinin kendisine yayılma durumu varken, diğerinde (güncel olan) sürecin başında yapılmasını zorunlu olarak karşımıza çıkmasıdır. Bu içinde bulunduğumuz zamanın yarattığı ilginç bir dilemmadır. Süreç sizi öğrenilmiş, bilinen zihin yapılarının aksine, yeni bir zihin ile oluşturulacak duruma hazırlar.

Kişisel tercihleri yönlendirecek olan şey ise, kişinin kendini kurarken ne yapmak istediğinin, nasıl bir mimar olmak istediğinin farkında olmasını ve bu yolda kendine bir harita çizmesini zorunlu kılmasıdır. Çoğu kez hazırlıksız yakalanılan bu durum, kendini bilmeyenler için oldukça tanımsız bir durumken, kendini bilen içinse farklı yeni duruşların doğacağı zengin bir ortamın habercisi olabilecektir.

Her alanın içinde, kimliği ile yaptığı işi yoğurmuş önemli tarihsel örneklerle karşılaşırız. Bu kişilerde şöyle ortak yönler vardır: Birincisi, dertleri aracılığıyla hayata karşı bir duruşları olduğunu görürüz. İkincisi, bu duruşlarını hayata geçirecek bir araca ya da bir eylem biçimine sahiptirler ve bu konuda kendilerini iyi donatmışlardır. Üçüncüsü de duruşlarını sağlayacak ve eylemlerini dönüştürecek bir zihin yapıları vardır. Bunu bir model olarak görmemekle birlikte artık, bu profil de tek başına yeterli kalmamaktadır. Sahip olunan bu özellikler, önceden olmadığı kadar kısa sürede yeniden yeniden kurulma, yeni stratejiler geliştirmeye açık bir yapı kazanma durumunu zorunlu kılmaktadır. Sürekliliğini kalıcı değerlerden alan önceki nitelikler, artık sürekliliğini dinamik değerlerden almak durumundadır. Ve bu durum çoğunlukla yeni kuşağın yüzleşip çözümleyeceği yeni koşulları tarif etmektedir.

Güncel üretim alanlarının çok parçalı yapısı ve farklılaşan koşullar, gençkuşağı bu yeni pozisyonlara itmektedir. Çünkü, üretimlerin özel koşulların içinden dönüştürüldüğü ve işler arasındaki ortaklığın meselelere bakış biçiminde sürdürüldüğü bir ortam söz konusudur. Artık hızlı biçimde ilişkilerin tersyüz edilip oynanabilebileceği ve yeniden kurulabileceği olanaklar dünyası karşımızdadır. Bunun ‘niteliği’ni ve ‘gerekliliği’ni başka bir tartışma konusu olarak saklı tutmak koşulu ile aynı anda çok farklı kanallardan beslenerek ve temas ettiği birbirinden bağımsız konuları ilişkilendirerek, hızlı dönüştürebilen yeni genç nesil için bu olanaklar dünyası heyecan verici bir motivasyon kaynağı gibi görünmektedir.

Bir önceki kuşak tarafından yeni genç neslin dönüştürücü bir rolü olup olmayacağı, hep bir tartışma konusu olmuştur. Bence bir dönüştürücü rolü olma olasılığı yukarıda bahsettiğim çerçeve içinden söz konusudur. Ancak dönüştürücü rol bir önceki kuşak tarafından ‘beklenilen’ dönüştürücü rol de olmayacaktır. İki rol arasındaki farkın, rolün etkinliğinde değil, mimarlığa bakış biçiminde saklı olacağını söyleyebilirim. Çünkü genç kuşak için artık mimarlık denen şey, gündelik yaşamın parçası olarak dönüşebilen birşeydir. Yoksa dokunulmazlığı olan, yüce, kutsal bir mimarlık değildir. Hayatın içinde eriyip kendini dönüştürmüş yapılar, karşısından utanılarak geçilen şeyler de değildir. Onlar hayatın içinden anlayıp kavrayacağımız, anlattıklarından birşeyler öğrenebileceğimiz şeylerdir. Hayatın kendisini, gündelik olan aracılığı ile bizim dilimize tercüme ettiği, üzerinden katman katman bilgilerin aktığı bir dildir. Onu ‘değer’li kılansa özel bir nesne olması değil, hayatla temas etme biçimleri ve ilişkilenmedeki tavrında ve çıkardığı nitelikte gizlenmektedir.

Görünen o dur ki eski kuşak her ne kadar kendini bu yeni durumlarla bir şekilde karşı karşıya kalmaya hazırlasalar da şimdiye kadarki kavrama ve üretme biçimleri yeni sorunları çözmek için tek başına yeterli kalmayacaktır.
Bunlar, genç kuşak ve ardından gelen yeni kuşağın problemleri olarak görünmektedir. Haliyle de onunla yüzleşerek biçimlendirecek olan da bizler ve ardımızdan gelen kuşak/lar olacaklardır. Yeni koşullarla yüzleşilinceye kadar bu tavır aktüelliğini sürdürmeye devam edecektir.

Kuşaklararası dilin karşılıklı kurulması ile oluşan zemin tersinir ilişkileriyle birbirini besleyebildiğinde ve kuşaklararası iletişimin sağlıklı yapılabilir koşulları oluşabildiğinde, her kuşak belki kendi durumu ile daha iyi yüzleşebilecektir. Bu da sağırlık hastalığının yenilebileceği, kaygı ve çabaların beslenebileceği, farklı deneyim alanlarının ortak temasları ile ilişkilenebilecek bir zemin oluşabilmesinin imkanını doğuracaktır. Bunun yollarını araştırmak yalnızca genç kuşak ve yeni kuşakların problemi değildir. Tüm bu farklılıklara rağmen kuşakların birbirini yoksayamayacağı ortak bir ortam vardır. Farklı duruş ve kavrayışlar sessiz kalmanın değil, zengin tartışma ortamınının kaçınılmaz bir gerekliliği değil midir?

_ metni .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

Creative Commons License
“Mimarlıkta Genç Olma Durumu Üzerinden…” metni is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.

2004/09: Malaparte Evi / okuma

Temmuz 18, 2011 § Yorum bırakın

Malaparte Evi

  Öğrencilik yıllarında bir gün kütüphanede oturmuş eski mimarlık dergilerini karıştırırken karşılaşmıştım Malaparte eviyle. Kayalıkların üstünde yalnızlığı ve sükuneti ile Napoli körfezine bakıyordu. Tuhaf bir etki bırakmıştı üzerimde. İkinci sınıftaydım ve bir konut projesi yapıyordum. Evin, bize öğretilenlerle açıklanacak bir tarafı yoktu. Önünde kocaman bir körfez vardı ve dikdörtgen kitle, dar cephesi körfeze bakacak biçimde yerleştirilmişti. Geniş açıklıklar yerine küçük pencereler kaplıyordu uzun kenar cephesini. Evin çatısı tümüyle terastı ve bu terasa ulaşım, evin kitlesinin kayalıklara bakan dar kenar cephesini oluşturan, evin içinden ulaşılamayan o kocaman merdivendi. O zaman kendi içimden ‘ bu proje bizim jüride kesin çakar ‘ demiştim. Ev o yıllarda, aldığım eğitimde ters giden birşeylerin olduğunu  algılamama yardımcı olan örneklerden biri olmuştu…

Aradan geçen 10 yılın ardından Marida Talamona’nın ‘Malaparte Evi’ nin Türkçe baskısıyla karşılaşmak benim için o ‘özel’ olan duyguyu yeniden canlandırdı. Kitabı hevesle okuduğumda, kitabın ev ile kurulacak ilişki için önemli bir anahtar olduğunu düşündüm.

Talamona’nın kitabında önemli olduğunu düşündüğüm iki nokta var: Bunlardan biri Talamona’nın kendisi, diğeri de kitabın kurgusu. Talamona, evin bulunduğu Kapri Adası’nda doğmuş bir mimar. Faşist dönem İtalya mimarlığı tarihi, İtalyan sömürgeciliğinin kimlik arayışı, 1930-45  dönemi Avrupa mimarlığı üzerine çalışmaları bulunmakta. Malaparte evinin yeri, yapım tarihleri, Malaparte’nin siyasal geçmişi, babasının Malaparte ile dostluğu ve eve yaptığı katkılar düşünüldüğünde Talamona’nın mesleki çalışmaları sanki bu evin izlerini sürmek, kapalı kapıları açmak üzerine kurulmuş gibi… Diğer önemli nokta ise kitabın kurgusu. Talamona, kendi metnini mümkün olduğunca özet tutarak, eve ait orjinal belgeleri  (kayıtlar, belediye tutanakları, Malaparte’nin mimarla yazışmalarını), eve ait çizimleri ve yapım sürecini de içeren farklı tarihlerde çekilmiş fotoğrafları içeren albümü ayrı bölümler olarak kitaba yerleştirmiş. Yazdığı metinde de bu belgelere referanslar vererek dile getirmiş söyleyeceklerini. Böylece kitap, okuyucunun eve ait başka birikimlerini de birleştirirerek okuyabileceği, yeni okumalara da açık bir kitap haline gelmiş.

Bir adam Curzio Malaparte: İtalya’nın faşist döneminde siyasal ve yazınsal alanda önemli ve hayatı sürgünde geçmiş baskın bir kişilik…
Bir yer: Napoli körfezinde Kapri Adası…
Bir mimar: İşin başında gördüğümüz, sonrasında Malaparte ile ilişkilerini koparan Adalberto Libera…
Bir ev: Malaparte’nin ustalar ve dostları (başta Carlo Talamano olmak üzere) ile ortaya çıkardığı taştan bir portre, bir anıtmezar… Malaparte Evi…

Boğaçhan Dündaralp

_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.

Creative Commons License
“malaparte evi” metni is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.

2000/05: mimar neye yarar? / görüş-değerlendirme

Temmuz 14, 2011 § Yorum bırakın

Mimar neye yarar?

“ …kendimi, sosyal bir varlık olarak kavrayabilmek için mimar neye yarar ? sorusunu sormam gerekiyordu… ” bu sözler geçtiğimiz günlerde Taşkışla ’da yapılan *sempozyuma davet edilen Fransız mimar Eduard François tarafından “ okulu bitirdikten sonra ,bana tüm öğretilenlerin iflas etmiş düşünceler olduğunu anladıktan sonra…” sözleri ardından söylendi.

*Sempozyumun sonunda kendi kendime “ neden akademik ortamlarda yapılan tartışmalarda tartışma odağı ve nesneleri sürekli kaybediliyor ? Genişleyerek kendine bir meşruiyet zemini arıyor? Burada tartışılanlar ne kadar benim(mimar) problemim ? Hakikaten benim yüzleşmek zorunda olduğum problemler neler ? Ben aynı disiplini paylaştığım insanlarla neleri paylaşmalıyım? neleri tartışmalıyım ?…” sorularını sordum. Sempozyumun bu sorularıma ne kadar yanıt verdiğini düşündüm…Birkaç gün sonra başka bir **tartışma platformunda sempozyumda akademisyenlerin başaramadığını düşündüğüm ***şeyi bu sefer nitelikli yapılar yaptıkları için davet edilen mimarlar ve o ortamı paylaşanlar olarak başarabilecek miydik?… Etkinlik sonrası aldığım yanıt ne yazık ki yine ‘HAYIR’ idi.

Bu etkinlikte kavramlar,olgular,oluşlar,ürünler ; birer tartışma gündemi oluşturmuş olmalarına karşın tartışmalar sırasında nedense bağlamından koparak daha geniş bir tartışma ortamına taşınmış (çoğu zaman mimarlığımızın sorunları başlığı adı altında çok dinlediğimiz ve tartışılarak bir yere varılmayan ve hatta kaynağı mimarlık olmayan o kaygan zemine…) ‘tartışma nesnesi olma’ özelliğini kaybederek kendinden daha büyük bir tartışma konusuna geçişte yalnızca aracı olan ifadelere dönüşmüşlerdir.

Hep düşünmüşümdür ; tartıştığımız konular ne kadar yapı üretim faaliyetinin ürünü,ne kadar mimarlık dediğimiz alanın ?( Biliyoruz ki bunlar ne birbirinden tamamen bağımsız ne de tamamen bağımlı …) Tartışmaya bu çerçeveden bakmanın,beni eleştirdiğim aynı zemine taşıyacağını fark ettim.
Peki beklediğim ***şey ne idi ? Galiba tartışarak bitiremeyeceğimiz büyük kavramlar ya da sorunlar kümesine nasıl baktığımız değil. Onlarla (gerçekliklerle) yüzleşme biçimleriydi. Ne kadar tartışırsak da,sorun olarak görsek de enin de sonun da yüzleşmek zorunda olduğumuz bu konular değil onlara olan tavırlarımızdı. Duymak istediklerim “… şu sorunlarımız var,bu sorunlarımız var,…şöyle yapmalıyız…böyle yapmalıyız…mesleğimiz elden gidiyor…şöyle oluyor,…böyle oluyor” değil, “ Ben şu problemlerle bu… şekilde mücadele ediyorum,…bunları yapıyorum…,meseleleri bu… biçimde kavrıyorum, yaptığım işte de bu… meseleler vardı,Bunları Şu düşüncelerle… böyle hayata geçirdik…” gibi samimi ifadelerdi.

Biz birbirimizi bu şekilde motive edemeyeceksek,ürünlerimizi bu samimiyetle tartışmayacaksak düşüncelerimizi neyin üzerine kuracağız ? İnsanlar birbirlerine başöğretmenlik yaparak değil, örnek göstererek ve örnekleri tartışırarak bir noktaya geleceklerini düşünüyorum.

Boğaçhan Dündaralp
Konut Politikaları ve Uygulamaları Sempozyumu sonrası izlenimler…

_ metni .pdf formatında görmek için tıklayınız.

Where Am I?

You are currently browsing entries tagged with mimar at boğaçhan dündaralp.

%d blogcu bunu beğendi: