12/2011 Mimaride farklı çizgiler: ddrlp / Turkish Buildings&Decoration s:24 / kasım-aralık 2011
Aralık 23rd, 2011 § Yorum yapın
Boğaçhan Dündaralp, mimari tasarım konusunda kendisini sürekli besleyerek çalışmalarını sürdürüyor. ddrlp Mimarlık Ofisi ile farklı ve özgün tasarımlara imza atıyor. Dündaralp ile mimarlık ve ddrlp çalışmaları hakkında konuştuk.
Mimarlığa olan ilginiz ne zaman başladı? Küçükken kendinize nasıl bir gelecek çizmiştiniz?
Küçük yaşlardan bu yana görsel sanatlar ve tasarıma özel bir ilgim vardı. Bu konuda yetenekli olduğuma dair de hep bir teşvik aldım. Kendimi hatırladığım yaşlardan bu yana kalem ve kağıdın yanımdan hiç eksik olmadığını hatırlıyorum. Babama göre bir yaşından bu yana çiziyormuşum ( bana hala pek inandırıcı gelmiyor J) Şimdi o yaşlarda çizdiklerimi yorumlamaya çalışınca dünyamı farklı kılacak şeyleri çizmeye çalıştığımı görüyorum; uzay araçları, kaptan Cousteau’nun sualtı makineleri, hayvanlar gibi. Babam Tatbiki Güzel Sanatlar mezunu tekstil tasarımcısı, kendi atölyesindeki üretimleri takip eder, öğrencilerine verdiği ödevleri ben de yapmaya çalışırdım. Babam okulda aldığı Bauhaus eğitiminin ve Alman hocalarının etkisiyle; evimizde hiçbirşey atılmaz, (paket, kutuhatta hayvan kemikleri…) evdeki bir depoda biriktirilirdi. Metal çay kutularının kesilerek, levha haline getirildiğini, mutfakta kullanıldığını, birlikte tuvalet kağıdı rulolarından uçaklar, uzay gemileri yaptığımızı hatırlıyorum. Kendimi tanıdıkça, Türkiye’deki olanakları zamanla gördükçe, tasarımdan uzak duramayacağım ama kendimi istediğim yönde geliştirebileceğim hangi meslekler var diye düşünmeye başladım. Sanırım ortaokuldaydım, ben mimar olacağım dedim. Üniversite sınavında da bütün tercihlerim mimarlıktı…
Mimarlık sizin için nedir? Tasarım felsefenizden bahseder misiniz?
Dünya gezegeni üzerinde yaşayan insan ırkı, gezegenin doğal ritüelleri içinde kendi ırkına özgü eksiklerini icat ederek, inşa ederek, kendisine protezler geliştirerek tamamlaya çalıştı ve bir medeniyet kurdu. Sınırları gezegene büyük tahribatlar verecek sınırlara ulaşan bu medeniyet halen gelişmeye devam ediyor. Bu medeniyetin var ettiği yapay dünya insanın kendi varoluşunu ve hareketlerini, birbirleriyle etkileşimini üreten, biçimlendiren, dönüştüren mekan ve mekansıllıklar içeriyor. Farklı içerik ve ölçekler kazanan bu mekan/sal-lık-lar mimarlık bilgi ve meslek alanının inceleme konusu. Mimar ise bu bilgi ve meslek alanı içinde; bazen inceleyen, araştıran, bazen tasarlayan, bazen de üreten konumlar kazanıyor. Mimarlığın bir dilemması var. Doğası gereği mimari, insan-mekan-insan arasındaki bir iletişim biçimidir ve ortak kurallar olmaksızın gerçekleşmeye meyillidir. Fakat mimarlar öngörülemeyeni öngörme, hatta var etme laneti ile görevlendirilmiş insanlar. Bu dilemma; bir taraftan tasarımın doğasına aykırı olarak çeşitli katılımcılar arasındaki diyolog ile gelişen, baştan bağlamın sınırlarını öngörülemez kılan, sonucun süreç içinde oluştuğu bir durum; diğer taraftan mimarın tüm bağlamı biçimlendirecek, indirgeyecek bir tasarım dili geliştirme zorunluluğu. Mimarlık uğraşı, ‘ideal’ olana ulaşmayı beyhude kılan ve bu iki durumun arasındaki dengeyi arayan bir uğraşa dönüşmektedir. Bir taraftan üretimini özgün ‘bağlam’ların koşulları üzerinden düşünen diğer taraftan da kentteki oluş hallerinin farklı ölçeklerdeki davranış biçimlerini biribirleriyle ilişkilerini anlamaya çalışan biri olarak; idealize edilebilecek bir ‘model’ ya da ‘yaklaşım’ın olamayacağını düşünüyorum. Öngörülebilir olamayacağı gibi sağlıklı da görmüyorum. Ancak kendi adıma söyleyebilirim ki; bu ortamda mimarlığı, çoğalma ve çoğaltmanın sağladığı imkanlarla, ona katkıda bulunacak, öngörülerle sınırlı potansiyellerin ya da arzu uyandıracak, baştan çıkaracak tasarımların peşine düşmek ve deterministik olmak yerine; öngörülemez ‘istisnaların’ üreyebileceği, sınanabileceği, tetikleyici imalar içeren ortamlar; mimarı da bu ortamların katalizörü olarak görmek beni oldukça heyecanlandırıyor…
ddrlp nasıl doğdu?
Resmi ve zorunlu mimarlık eğitimimi tamamladıktan (yani mezun olduktan) sonra yapı yapmayı yaşadığım coğrafyanın konvasiyonları içinde öğrenmek istiyordum. Hangi aktörler arasındaki etkileşimle, hangi üretim süreçleri ile bu işin yapıldığını öğrenmem, kendi tasarım araçlarımı geliştirmem için çok önemliydi. Bu nedenle yaklaşık 5 yıl yapım sistemleri üreten ve uygulayan bir inşaat firmasında çalıştım. Firma içindeki deneyim yani yapageldiğim şeyler bir rutine dönüşme eşiğini hissetiğim ve yapmak istediğimle yapageldiğim şey arasındaki mesafenin açıldığını fark ettiğim zaman yeni bir mecraya ihtiyaç duydum. Deneyimlerim ve sezgilerim bana mevcut mimarlık ofislerinden farklı bir mecrada üretim yapmamı söylüyordu. Konvansiyonel proje üreten stereotipik mimar profilinin üretim sınırlarının; karşı karşıya kaldığımız durumların çeşitliliği ve bu durumların özgün koşullarının açığa çıkartılması sonrasında ‘mesleki hizmet alanı’nı genişlettiğini düşünüyordum. Dolayısı ile sadece mimarlık alanı ile sınırlı kalmayan, farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan alandan beslenip, düşünmek, tartışmak zorunda kalacağınız bir pozisyona doğru çekilme ihtiyacı vardı. Bir de ofisiniz üretimleriniz için bir ortam, araç olmalıydı. Beslemek zorunda kalacağınız bir şirket değil. ’ddrlp’ böyle düşüncelerin içinde doğdu.
Yapı sistemleri konusunda uzun süre çalıştınız. Mimaride yapı sistemlerinin öneminden bahseder misiniz?
Mekan üretimi için doğaya eklenme biçimlerimizin araçları ‘yapı sistemleri’. İster doğal isterse de yapay olsun doğayla kuduğumuz mekansal etkileşim çatkılar, konstrüksiyonlarla oluyor. İnsanlık tarihinin ürettiği, kullandığı ve geliştirmekte olduğu bu sistemler; mimarlığın katalizörleri. Yapı sistemlerini, yapıları mimarlığın kendisi gibi görme eğilimlerimiz var. Oysa onlar insan ile oluşacak etkileşimde çıkacak mimarinin araçları. Bu nedenle sadece fizik mekansal gereklilikler için değil; tüm duyuları tetikleyen, hareketlerimizi doğuran iletişimi belirleyecilerinden oldukları için önemliler.
Günümüz mimarisini yerel ve evrensel boyutta nasıl tanımlıyorsunuz?
Enformasyon teknolojilerinin gelişmesi, malzeme ve teknolojik olanakların ve erişebilirliğin artması yerel ve evrensel boyutta olup bitenlerin görünürlüğünü arttırmakla kalmadı. Özellikle 2000’li yıllardan bu yana görünürde olanları birbirine yaklaştırdı. Eşzamanlı okunurluk, eşzamanlı oluş ve durumları da arttırdı. Farklı zaman dilimlerini yaşayan kültürler ve üretimlerini yan yana getirdi. Fakat görünürde olanlar ile olmayanlar arasında da ayrı bir yarılma yarattığını da belirtmek lazım. Tek bir zaman diliminden değil, zamanın izafiyetini haklı çıkaracak biçimde farklı zaman dilimlerini yaşayan kültürler ve üretimlerini de yan yana görünür kıldı. Herşeyin yan yana durabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu, bir taraftan da mimarlık adına bağlam-anlam ekseninde bir kırılma da yarattı. Az önce bahsettiğim yarılmanın kaynağı bu kırılma oldu. Bu kırılma yapının iç-dış ilişkilerini tamamen kopardı. Hem fiziksel anlamda hem de ilişkiler anlamında sınırlar muğlaklaştı. Özel-kamusal mekan ilişkileri de bu sınırlarda muğlaklaştı. Bugün mimarlığın belirleyicisinin gösterilebilir ve görünür olanda değil, bu muğlak sınırlar içindeki ‘ara uzamlar’da gizli olduğuna inanıyorum. Çünkü, bugün mimarlar kendilerine mimar atalarından miras kalan yapının görünür yüzü ile, kendisinden talep edilen simgesel projelerle uğraşırken; günün neoliberal politikaları ve iktidar odaklarının da bu ara uzamı kullanarak mimarlığı kendi araçları olarak dönüştürdüğünü görüyoruz.
Daha çok ne tür yapıların tasarımını yapıyorsunuz?
Bir tasarım ve proje ofisi olarak kendimizi belirli yapı tipolojileri ile sınırlamıyoruz. Aksine bazı konularda uzmanlaşmamaya çalışıyoruz. Tasarım ve proje ofisi olarak ‘esnek’, farklı durum ve koşullara hızlı adapte olabilen; yeni stratejiler üretebilen bir pozisyonda kalmaya çalışıyoruz. Günün koşulları belirli yapı tipolojilerininin de çözülmesine neden oldu. Çünkü çok farklı yapı programları yan yana ve iç içe geçebiliyor. Belirli tipolojilerde uzmanlaşmış ofislerin güncel durumlara yanıt üretemediğini görüyoruz. Buradaki püf noktası; bir tasarım ofisi olarak uzmanlaşmış kişileri bünyemizde barındırmadan; projelerin kendi bağlamına göre organize olabilen, konusunda deneyimli kişileri çalışma sürecine dahil edebilen organizasyon ve stratejiler üretebilmekte.
Şu an hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?
Şu anda sosyal içerikli, karma fonksiyonlu bir kentsel proje üzerine çalışıyoruz. Paralelinde yapım süreci devam eden bir futbol akademisi ve bir eğitim yapısı projelerimiz var.
Projeleriniz dışında da jüri üyeliği gibi çalışmalarınız var. Bunlardan bahseder misiniz?
Mimarlık bilgi alanı ile ilişkimiz, meraklarımız, üretimlerimiz bizi sadece ‘mesleki/profesyonel pratik’ dünyanın gerçekliğinden ibaret olmayan; geniş bir bilgi alanından beslenen, farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan, düşünmeye ve tartışmaya çalışan ve bu alan içinden enerjisini ve motivasyonunu alan, üretimlerini farklı mecralarda sınamaya ve paylaşmaya açan bir konuma itiyor. Bu nedenle hem akademik ortamda hem de meslekle ilişkili ortamlarda araştırmalarımızı ulusal ve uluslararası ortamlarda sunma, sergileme, seçici kurullarda bulunma, jüri üyeliği yapma gibi rolleri bu motivasyonun bir uzantısı gibi görebiliriz.
pdf olarak okumak/indirmek için tıklaynız.
söyleşiyi Turkish Buildings&Decoration sitesinden okumak için tıklayınız.
derginin tümünü pdf formatında indirmek için tıklayınız.
12/2011 IABA 2011 Uluslararası Mimarlık Bienali / Batı Akdeniz Mimarlık s:50 özel sayı
Aralık 23rd, 2011 § Yorum yapın
12/2011 IABA Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali Değerlendirme Toplantısı / Mimarlık Forumu 2/ 21-22 Aralık 2011
Aralık 8th, 2011 § Yorum yapın
deneysel mimarlık işleri oturumu/ 21.11.2011
konuşma metni özeti:
(IABA 2011) Mimarlık Bienali’ne Bakanak
I
Soru (lar): Bienal nedir ve neden yapılır ?
Bazı kavramlar/araçlar yaygınlaştıkça ve zaman içinde evrildikçe yeni anlam katmanları kazanarak farklı içeriklerin taşıyıcısı/temsilleri oluverirler. İtalyanca ”her bir diğer yıl “ anlamına gelen, 1895’den bu yana başta sanat olmak üzere dünyada yaygınlaşan bir organizasyon biçimi olan ‘Bienal’ler için de aynı yorum yapabilir. ‘Bienal’ler; I. ve II. Dünya savaşları sırasında modern dünyadaki sanat tartışmalarının iç dinamiklerini korumak için var olan ve uluslararası boyuta taşınan bir iletişim platformu olurken; soğuk savaşın bitimine rastlayan dönemde büyük çokkültürlü sergi olgusunun yükselmesi ile yeni bir içerik kazanmaya başlar. Müzeler, şirketlerin çalışma modellerini içselleştiren ve etkinlikleri giderek daha ticari bir hal alan sanat merkezli bu gelişim; kuramla ve politikayla uğraşan sanatın yerini küresel pazarda yer kazanmak için ticarileşen, anlam dünyasını herşeyi kapsayacak şekilde genişleten sanat için uygun bir zemin oluşturur. Zamanla uluslararası bienaller de yeni pazar arayışıyla dünyanın dört yanına saldıran iş dünyası gibi, küratörlerin pazar arayışına çıktıkları; kültürel farklılıkların kolay metalaştırıldığı en uygun ortamlara dönüşürler. Küreselleşme iddiası taşıyan şirketler de, sponsorlukları sayesinde hem bu yolda kendi meşruiyetlerine destek olurlar hem de iki tarafın da birbirlerinin markalaşmasına destek olacak kazan-kazan oyunu oynarlar. Bugün, bienallerin dünya kenti olma hevesindeki bir kentin sahip olması gereken motivasyonlardan biri haline dönüşmesi, bu anlamda şaşırtıcı olmasa gerek. Sanat, küresel piyasada yer kapabilmek için kapışan bir kentin kendini ispatlama aracına dönüşür. Uluslararası Bienaller bir başka deyişle çağımızın neoliberal politikalarının, küresel pazar içindeki hareketi içinde sanat için uygun görülen özgürlük alanını ya da sanatın görünür yüzü için gerekli ortamı temsil eder hale gelir.
Peki, bir meslek alanının kendi korunaklı dünyasının görünmeyen boyutlarının geliştirilmesi, tartışılması ve paylaşılmasının ortamı olma iddiası taşıyan ‘mimarlık bienalleri’ için de aynı durumdan bahsedebilir miyiz? Zamanın aynı etken koşulları içinde yer aldığı, aynı organizasyonel formu kullandığı ve ortak bir motivasyondan beslendiği düşünülürse; olsa olsa bu içeriği ve işlevi sanat bienalleri kadar kazanıp kazanmadığını ya da kazanıp kazanamayacağını konuşabiliriz herhalde…
Bu yıl, 12’ncisi gerçekleşecek İstanbul Bienali’ne eşlik edecek olan ve Antalya’da ilki gerçekleşecek bir Mimarlık Bienali hayata geçiyor. İstanbul, Türkiye’nin küresel pazarda nasıl kültür, sanat ve ekonomi vitrini ise; Antalya da turizmin vitrini kabul edilir. Görünen odur ki, Antalya kentinin turistik alt merkezleri için bir transfer noktasına dönüşmüş olması ve kentin-kentlinin zenginliklerinin değil, kentteki otellerinin zenginliklerine hizmet eder duruma gelmiş olması, bu nedenle de kendi kentsel dinamiklerini göstermek için yeni araçlara ihtiyaç duyması kaçınılmaz bir hal almıştır. Bu daha uzun bir yazının konusu olsa da uzatmadan sözümüzü bağlayalım: evet bir “Mimarlık Bienali” iddiası, hem de Türkiye’nin ilk mimarlık bienali organizasyonu sadece mimarlık adına yapılmış bir adım olarak algılanmamalı, okunmamamalıdır.
II
Soru (lar): “Neden bienalde iş üretiyorsun ve ne yapıyorsun ?”
Mimarlık bienali, öte yandan anonim mimarlık/yapı üretimi kültüründen ve faaliyetinden ayrı, entellektüel bir uğraş/ilgi alanı olarak, hatta belli bir gruba ithaf edilerek; kendi meslek üretimi dünyasından yalıtılarak algılandığı/algılanacağı (ve hatta bunun tercih edileceği) muhtemel bir ortamda gerçekleşiyor olsa bile; bienalin ‘varsayılan’ olarak, ne olduğu, nasıl algılandığı ve nasıl araçsallaştığı gibi anlam yüklerinden arındırılarak, potansiyel olarak ‘ne’ye/’ne’ lere aracılık edebileceği fikri; hem sınama hem de sınanma anlamında kuşkusuz çok cezbedici görünmektedir.
Hem de daha ilkinde bu kadar çok “varsayılan” üzerine yüklenmişken bu yüklerden arınmış bir ‘istisna’ ne kadar üretilebilir sorusu daha da kıymetlenmektedir. Duyular, görülür ve algılanırlığını doğrudan sokaktan alan, ortalıkta olmakla ve doğrudan temas edilebilirlikle kendi değerini kazanan bir ürün mümkün müdür gerçekten?
BAKANAK ürün metninden alıntı:
“ Şu anda BAKANAK içinde yer alıyorsunuz;
Bulunduğunuz nokta; farklı çağ ve medeniyetlerin biriktirdiği yapısal mirasın birbirleriyle bağlarının sizin gözleriniz aracılığı ile yeniden inşa edilebileği bir nokta:
M.S. 130 yılında Roma İmparatoru Hadrian’nın Antalya’ya ziyareti sebebi ile inşa edilmiş Hadrian Kapısı (Üç Kapılar); kapının iki tarafında, kapı ile aynı zamanda yapılmadığı bilinen, güneydeki Julia Sancta Kulesi olarak anılan, kuzeydekinin ise alt kısımları Antik Çağ’a ait, üst kısmının Selçuklular zamanından kaldığı bilinen, süslemesiz blok taşlardan yapılmış iki kule; kapının ardında da Helen Devri temelleri üzerine inşa edilmiş, Roma, Selçuklu, Osmanlı yaşantısının birbiri üzerine katlanarak XIX. yüzyılın sonlarına kadar gelişmiş eski Antalya… Bir diğer tarafta da yıkılmış Karakaş Camisi’nin çeşitli tarihi dönemleri simgeleyen değerlerle, yakın dönemin yapıları arasında mimari ve kentsel tasarım boyutlarında uygun bir bütünlüğünün sağlanması amacıyla 1991-2002’ ler arasında titizlikle yeniden inşa edilmiş hali…
Bakanak ise tüm bu katmanların aksında ve kesişiminde yer alan, 3 km çapında bir alanda izlerini sürebileceğiniz bu tarihsel katmanların birbirileri ile bağlarını keşfetmenizi ve ilişki kurmanızı sağlayacak bir araç:
… 1800 yılda ayağınızın altında birikmiş 2.5 m’lik toprak dolgunun olmadığını, İmparatorun arabası ile kente girişini hayal edebilir; farklı dönemlerde muntazam kesilmiş taşlarla yapılmış kapı ve kalenin taşları ile karşısındaki caminin ona tezat oluşturacak kadar farklı, onunla yarışma içine girmeden, mütevazi ve tasarruf içinde olma haline bakıp, farklı ‘zaman ve kültür’ anlayışlarını düşünebilir; ‘taş’ dediğimiz aynı malzemenin birinin şavaş ve güç ölçeğinde diğerinin insan ve dini anlayış ölçeğinde nasıl form bulduğunu anlamaya çalışabilirsiniz… Yeni bir cami olmasına karşın neden her yerde görmeye alıştığımız tarihselciliği bir kılıf gibi kullanan o Sinan kopyası betonarme camilere benzemediğini, neden caminin kubbesinin bakırla kaplanmak yerine, geleneksel kiremit ile kaplandığını, kubbenin tepesinde niye havalandırma-ışık çatı feneri olduğunu sorabilir, bunların bilgisine hemen oracıkta yanıt bulabilir, hangi iklim ve kültürde yapı yaptığını unutan bugünün imar anlayışına, kötü yapılı çevreye bilinçli bir eleştiride bulunabilirsiniz. Gözleriniz başka gözlerin göremediği kim bilir daha neler keşfedecek?
“Yeni manzaralar keşfetmek yerine yeni gözler geliştirmeliyiz.” Marcel Proust”
Mimarlık Eğitimi ve Mimarlık Mesleğine Yansımalar Paneli: 22.11.2011
boğaçhan dündaralp konuşma notları:
Mimarlık Eğitimi ve Mimarlık Mesleğine Yansımalar Paneli:
etkinlik videosu için tıklayınız. #1/4
etkinlik videosu için tıklayınız. #2/4
etkinlik videosu için tıklayınız. #3/4
etkinlik videosu için tıklayınız. #4/4
IABA Uluslararası Antalya Mimarlık Bienali Değerlendirme Toplantısı Etkinlikleri:
programı için tıklayınız.
etkinlik haberi için tıklayınız.
etkinlik sonrası haberi için tıklayınız.
Deneysel mimarlık isleri oturumu boğaçhan dündaralp konusma ozeti pdf’i için tıklayınız.
Mimarlık Eğitimi ve Mimarlık Mesleğine Yansımalar Paneli-konuşma özeti pdf’i için tıklayınız.
12/2011: “Deneysel Mimarlık”: Nerede başlar, Nerede biter?/ XXI mimarlık kültürü dergisi
Aralık 7th, 2011 § Yorum yapın
2011/12 Short History of Architecture / Cultural Exchange Turkey X Netherlands
Aralık 2nd, 2011 § Yorum yapın
SHORT HISTORY OF ARCHITECTURE / Authors: Pelin Derviş, Gökhan Karakuş
…
The 2010s
Today, a new generation of young architects has started to raise the level of architecture through an interest in discourse and information. The likes of Nilüfer Kozikoğlu, Alexis and Murat Şanal, Superpool, and Boğaçhan Dündaralp represent a generation that understands that architecture has to be produced with a distinct technical, ideological or architectonic rationale that is explicit and documented. Each of these groups has come to produce architecture based on their studied methodologies and is likely to extend their building practice and knowledge base in pursuing an intelligence and discursive driven architecture. Their vision is firmly locked in the optimization of the possibilities of the information age. It is interesting to note that they are joined in the increasing specialization of architecture in Turkey by architects emerging from interior design, specifically Autoban and Tanju Özelgin, who bring sophisticated understanding of craft, local building techniques and computer assisted visualization to produce advanced design. This group, along with continuing efforts of advanced architects such as Sayın, Arolat, Tümertekin, Pekin, and Çinici, promise that Turkey’s contemporary architecture will start to develop based on its own dynamics, yet with a widened eye attuned to universal progress. As Turkey asserts its position in the center of the newly forming geopolitics of Europe and Asia, the regional leadership provided by these architects will be important in setting standards for how architecture can balance the needs of the modern world and the pragmatic approach required at the local level.
Read the full text of the original source
2011/10 LMYO &LYFA Şantiye Haberleri / Kentim Kendim Dergisi:15/ Lüleburgaz
Ekim 22nd, 2011 § Yorum yapın
2011/10 IABA (International Architecture Biennial) Deneysel Mimarlık İşleri ve Mimarlık Forumları
Ekim 22nd, 2011 § Yorum yapın

IABA Deneysel Mimarlık İşleri Forumu



IABA Mimarlık Forumu


Etkinlik haberi için tıklayınız.
IABA etkinlik bilgileri için tıklayınız.
IABA programını indirmek için tıklayınız.
IABA mimarlık forumu bilgisi için tıklayınız.
2011/10 Architecture News: Letter from Turkey / Wallpaper*
Ekim 12th, 2011 § Yorum yapın
“Lüleburgaz Yildizlari Football Academy (LYFA), Lüleburgaz, by DDRLP
This football-training centre for children barely registers on the radar; the multipurpose indoor arena, with classrooms and changing rooms between playing fields, hugs the flat landscape. Rather than blindly follow today’s fashion for iconic buildings, DDRLP had wider ambitions: to provide greater opportunity for social interaction in the town. An elliptical plaza and pedestrian bridge connect the academy to a public park. People’s knowledge and craft are utilised to put the locally sourced materials together in the construction process and to give the building more ‘soul’. Excavated soil forms the base of the grandstands.”
By Tony Minichiello
*© 2011 Wallpaper.com/ 12.10.2011
2011/09: Lüleburgaz Yıldızları Futbol Akademisi / LYFA / proje
Eylül 26th, 2011 § Yorum yapın
LYFA: LÜLEBURGAZ YILDIZLARI FUTBOL AKADEMİSİ
Bir süredir projenin ismini duyan, okuyan herkesin aklına gelen ilk soruların ‘neden Lüleburgaz ?’, ‘neden bir futbol akademisi ?’ olduğunu söylesem sanırım sizi pek şaşırtmış olmam. Zira projenin arka planı bu soruları bir çırpıda yanıtlamamıza izin vermeyecek denli yoğun bir ilişkiler zinciri içermekte. Bu nedenle, aşağıdaki yazı bir proje tanıtımından çok, her şeyin ‘aslında dün bitmiş olmalıydı’ hızında talep edildiği bir ortamda, bir ay sonrasına sipariş edilen bir işin aranan nitelikleri gereği, aktörlerinden, tasarım sürecine kadar nasıl iki yıla yayılan ciddi bir çalışma sürecine dönüşebildiğinin de hikâyesini barındırmaktadır. Ortamımızda, mesleğimizde o kadar çok genelleştirilmiş ‘…… neden olmaz?’ sorusu ile karşılaşıyoruz ki bilinçaltımız eylemlerimize engel olmakla kalmıyor, olabilirliklerin bile koşullarını ortadan kaldırabiliyor. Örneğin bir kamu kurumu tarafından, mevcut mevzuatlar ile nitelikli üretilmiş, kamusal işlevli bir yapının gerçekleşmesinin nitelikli bir mimarlık ürünü olarak hayal olduğu, istatistikî olarak söylenebilir. Siz de benim gibi çaba ile yaratılabilen ‘istisna’lara inanabiliyor ve bu ‘istisna’ların hikâyeleri ile ilgileniyorsanız; sizi yazının devamını okumaya davet edebilirim:
Bu projenin temel amacının futbolcu yetiştirecek bir futbol akademisi olmadığını söylemekle anlatıma başlayalım. Bu anlamda Sayın Emin Halebak*’ın da belediyecilik anlayışı ile proje; arka planında, hedefleri ile sonuçları açısından birbirinden farklı değerlendirmelere açık bir düşünce sistemi ile oluşturulmuştur.
Lüleburgaz için yapılan kentsel çalışmaların belki de en önemli özelliği kentin mekansal değil, sosyal strüktürünü kurmaya çalışan bir belediyecilik anlayışını yansıtmalarıdır. Dolayısı ile önce mekansal değil, sosyal eksikleri anlamaya çalışan, sonra bu eksikleri küçük ölçeklerde çözmeye yönelik denemeler yapıp sürekliliklerini tartan ve gerçekten işlediğini gördüğünde de yatırımların ölçeğini kentin ihtiyaçlarına göre yeniden değerlendiren bir anlayış bu. Kentlinin zenginliğinin, kentin zenginliği ilebir bütün olabildiğinde bir ‘gelişme’ kaydedilebileceğinin bilincini içermektedir.
Tasarım ekibi olarak, bir yılı aşan proje tasarım sürecini kentin sosyal strüktürünü mekan kullanımlarını ve Sayın Halebak’ın kent için çabalarını anlamaya çalışarak; çocuk parklarına kadar tek tek etüd ederek projemizin programını kentteki programları tamamlayacak yönde geliştirmekle geçti.
Projenin öncelikli hedefi 6-14, 8-16 yaş gruplarına yönelik bir eğitim ortamı oluşturulması. Üniversite giriş sınavlarında, yerleştirme oranında ülke birincisi olması ve ülkenin gayrimilli hasılasının üstündeki zenginliği, Lüleburgazlılar’ın kendi çocukları ve geleceğine yaptığı yatırımın bir başka göstergesi. Bu çalışmanın arka planında kentin içinde yapılmış başta çocuklara sonra da her yaş grubuna yönelik, küçük ölçekli şöyle adımlar var: kentin sıkışık dokusunda atıl kalmış binalar arası ya da merkez olma potansiyeli taşıyan boşlukların, çocuk oyun parkı, spor parkı, kaykay parkı, kafeterya gibi işlevleri birbiriyle destekleyerek önce çocukların sonra da ebeveynlerinin ve Lüleburgazlılar’ın açık alan kullanımlarını ve karşılıklı sosyal etkileşimini arttırmaya yönelik değerlendirilmesi gibi. Çocuk parkları; otistik ve zihinsel sorunlu çocukların, sosyal hayatın içine katılmalarına katkıda bulunan düzenlemelere kadar kendi içinde çeşitlilik içeriyor. Biçimci veya yapılmış olmak için orada değiller. Futbol Akademisi de çocukları bilgisayar başından kaldırıp sokağa çıkarmanın, sosyal olarak birbirleriyle etkileştirmenin, çocuklara (geleceğin kentine-kentlisine) yönelik kentsel çalışmaların başka bir uzantısı olarak görülmeli.
Bu tesis, eğitim ortamı olarak odağında futbol ve çocuklar olsa da sadece çocukların kullanımına yönelik değil; tüm ailelerin, sosyal çevrenin ve kentlinin paylaşımına olanak sağlayacak spor ve çeşitli etkinliklerin gerçekleşeceği bir merkez olarak ele alınmıştır.
Lüleburgaz nüfusu 100 bin olan bir ilçe. Bunun 20.000’ini çocuklar oluşturuyor. Gelir seviyesi Türkiye’nin kişi başına düşen gayri safi milli hâsılanın 2,5 katı. Bölgenin gelişmişlik endeksi ise 3.5. Ne yazık ki kentlinin bu zenginliği otomobil/araç sayısına yansımış; kentleşme anlamında oldukça yoğun yerleşim dokusuna sahip kent merkezini istila ederek kentlinin açık alan kullanımları için büyük engeller yaratmaktadır.
Projelendirilen Futbol Akademisi, Lüleburgaz’ın kent merkezinden saçaklanan önemli gelişim akslarından birinin üzerinde ve merkeze yaklaşık 2 km uzaklıkta bir konumda yer almaktadır.
Bu konumlanma, kentin merkezindeki kentsel dokunun sıkışık ve talepleri karşılayamayan fiziki çevresinin potansiyellerini dönüştürmeyi hedefleyen, yeni odak noktaları ve dinamikler oluşturarak hem kentsel dokuyu rahatlatmaya hem de kentliye yeni olanaklar yaratmaya çalışan çalışmaların bir parçasıdır.
Akademi, kapalı spor aktiviteleri ve servis yapıları dışında; açık spor alanları, kalabalık aktivitelere izin veren çevre düzenlemeleri ve park alanlarını kapsayan bir kompleks olarak tasarlanmıştır. Tüm bu alanlar, hem engelli kullanımlarına izin veren hem de bisikletle dolaşıma izin veren rampalı dolaşım alanları ile birbirine bağlanmıştır.
Projenin yer alacağı 79.950 m² ‘lik alanın peyzaj karakteri olarak referans alınmayı zorunlu kılan üç baskın özelliğinden bahsetmek gerekmektedir. Bunlardan birincisi kentsel peyzaj ile kırsal peyzajın tam arakesitinde yer alması, ikincisi ise arazi içinden geçen yüksek gerilim hattıdır. Birincisi, bu karakterle ilişkinin bölgenin gelecekteki kimliğini oluşturması açısından; ikincisi, karakterle ilişkide genel alanın kentsel planlamadan ayrı 3. boyutta baskınlığını kaybetmeyecek algı-oryantasyon ilişkilerini belirlemesi açısından önemlidir. Bir başka belirtilmesi gerekli nokta ise arazinin yüksek gerilim hattı boyunca yaklaşık 5m farkla iki kota ayrılmasıdır. Yapılaşmanın öngörüldüğü bölgenin kırsal peyzaj tarafında nehir yatağına doğru en düşük kotta yer alması başka bir tasarım kriteridir.
Arazinin genel olarak büyük ve yatayda ufkun açık olarak algılandığı güçlü bir karakteri olmasından ve etkileyici olması bir yana; insan ölçeğinin kaybolduğu bir algı yarattığından da bahsedebiliriz. Bu durum tasarım verisi olarak şöyle değerlendirilmiştir:
Ufku açık etkileyici bu yataylık, yapılar ya da çeşitli düzenlemeler yapılmaya başladığında insan ölçeğini ezmeye başlayacak, hepsinin birden algılanmaya başlanması ile yönlenme duygusu yerini kaybolma duygusuna bırakacaktır. Bu nedenle mümkün olduğunca doğal düzenlemeler ile ölçek, merak ve yönlenme duygusu organize edilebilirse; böyle bir alanın zengin kullanım olanakları, fonksiyonların ihtiyaçlarına göre insan algısına uygun hale getirilebilecektir. Bu doğal düzenlemeler, kompleks içi ilişkiler, dış ile kurulacak kontrollü bağlantılar, içten ve dıştan alana ait algılar gibi referanslar doğrultusunda tasarlanmıştır.
Eğimleri, yükseklikleri, kapladıkları alanlar ile mekansal tanımlamalar ötesinde başka kullanımlara da izin veren bu yapay topoğrafyalar sadece doğal öğeler ile değil; Dolaşım alanları ve yapay düzenlemelerde de sürdürülerek bedensel ya da tekerlekli hareketler, aktiviteler ve performanslara uygun tasarlanmış; eğimleri ise, engelli kullanımları da düşünülerek ayarlanmıştır.
Tasarımı yönlendiren bir başka temel hareket noktası da; elimizde hangi kaynakların ne olduğu ve bu kaynakların ihtiyaçlar doğrultusunda nasıl kullanılacağı idi. Sosyal etkileşim ağı içinde, bulunduğu ortamın, koşulların bilincinde paylaşılabilir, aktarılabilir ve sürdürülebilir bir sorumluluk anlayışının bilincinin önce tasarımdan başladığına inanarak; doğal veriler ile yapay eklenecekler arasında sürdürülebilir bir ilişki tanımlanmaya çalışılmıştır.
Genel yerleşim ve planlama, arazinin iki temel kotu gözönüne alınarak yapılmıştır. Alt kotta yer alan alan, akademi yapısı ve açık spor alanlarını kapsarken; üst kotta, kente ve yola yakın olan kısım park ve açık alan düzenlemelerine ayrılmıştır. Her iki kısmı da birbirine bağlayan ara bölüm ise her iki tarafa hizmet eden bir buluşma noktası, açık alan faliyetlerini kapsayan bir meydan olarak ele alınmıştır. Araç yollarının genel yerleşim ile ilişkisi; özel otomobil-otoparklar-servis araçları (ambulans, itfaiye, kamyon, vinç vs.); bisiklet ve yaya yolları, toplu ulaşım noktaları, çöp araçları gibi araçlara göre organize edilerek farklı acil durum ya da akitivite senaryolarına uygun hale getirilmişlerdir.
Bu merkezin, ‘eğitim’i sadece aktarılan bilgi olarak değil; mekânı, sosyal yaşantısı ile bir bütün olarak gören, bir ‘ortam’ olarak kavrayan anlayışın sonucu olduğunu söyleyebiliriz.
Alana eklemlenen her ürünün, kendisi dışında çok amaçlı olarak birbirlerini de bir bütün içinde tamamlıyor olması, benzer nitelikler ve ortak bir düşünce ile konumlandırılması temel tasarım hedeflerinden biri olmuştur.
Park alanı düzenlemesi de dahil; genel peyzaj karakterine ve algılarımıza ilişkin öngörülerimiz, doğal ve yapay sınırlar arasında dolaşan, tasarlanmış ama doğal bir topografyanın parçası olan yapılar, mekanlar, kullanımlar ve deneyimlere odaklanmıştır. Orada olma isteği ve zaman geçirme olanaklarını arttıracak ve sosyal etkileşimle çoğaltılabilecek mekansal ilişkileri üretmek paralelinde o yerin doğal verilerinin mümkün olduğunca nasıl kullanılabileceği de bu araştırmaların önemli bir parçasını oluşturmuştur.

Alanın bütününden yapı ölçeğine kadar aranan bu anlayışın kullanıcılara dayatılan değil, hissedilen bir düzen olarak nasıl tasarlanacağı, nasıl sürekliliğini kaybetmeyeceği, tasarım sürecine etki eden önemli sorulardan biri olmuştur.
Doğal elemanlar, bitkiler, görsel ve duyulara hitap etmekten öte, alanda pek çok duruma göre farklı görevler ve özellikler içermektedir. Bunlar yapay elemanlar ile bir bütün olarak bazen mekansal, görünmeyen ilişkileri ile bazen altyapıya destek veren, bazen de duyularımızı harekete geçiren deneyimler yaratabilirler; ekolojik filtrasyon yapan, doğal döngülerle yaz-kış, güneşin hareketi, mevsimlere göre değişken, renk, koku farklarıyla, gölge ışık etkileri ile, boyutları ile mekan tanımlayan, görsel ya da fiziksel ayırıcı ve sınır yaratan, ‘su’ ile ilişkilerde, su tutucu, yer yer kökleri ile doğal filtrasyon yapan, yer yer gürültü tutucu, örtücü özellikler içerebilirler.
Başta da belirttiğimiz gibi yapay ve zorunlu oluşturulmuş bir peyzaj örtüsü yerine mümkün olduğunca kent-kır arakesitinde doğal kalabilen, karakterini sürdürebilen bir örtü düşünülmüş, yoğunlukla yerel bitki kullanılmaya çalışılarak doğal örtünün alan içinde kolay uyum sağlayabilen ve gelişebilen yaşamsal süreklilik içermesine olanak sağlanmıştır.
Bir peyzaj örüntüsü oluşturan yapısal ve doğal elemanlar kendi aralarında sınır ilişkileri üreterek örtü içinde bir çeşitlilik oluştururlar: araç, yaya, hem araç hem yaya hareketinin olduğu yerler otoparklar, yürüme yolları, doğal yüzeylerle karşılaşmalar, mekansal olarak bazen görsel bazen fiziksel sınır yaratan ağaç ve bitkiler, bazen meydanlar, futbol sahaları gibi büyük boşluklar, yer yer üzerine oturup dinlenilen alçak duvarlar, bazen yanından geçilen yüksek duvarlar gibi. Bu örüntü, bazen gölge yaratan, bazen rüzgarı kesen, bazen gürültü bariyeri görevi gören, farklı kokuların eşlik ettiği pek çok deneyim ve yolculuğu barındırır.
Alanın geneline bakıldığında birbirinden hem farklılaşan hem de birbirini tamamlayan bu 3 alanın ortak bir tasarım dünyasının parçası olarak ele alınması, bu dünyanın o ortamda yer alacaklar için baskın, kendini dayatan bir belirleyici olmasından çok; arka planda kalan, hissedilerek kavranan bir parça-bütün düzenine sahip olması ve buradaki yaşantının kendini nasıl geliştirip, çoğalatabileceği; tasarım sürecinin belki de en hassas yaklaşılan konuları olmuştur.
Görünmek ve kendini göstermek üzerine odaklanan nesne-bina merkezli mimarlıktan kaçarak, daha az görünür olmak; arkasında son derece teknolojik, zengin ve güncel bilgiler barındırmasına karşı Lüleburgaz ölçeğinde mütevazi olabilen ve yerine ait olmaya çalışan bir mimarlık için çok çaba harcadığımızı söyleyebilirim.
Düşüncelerimizin proje ve mimari ürüne yansıması konusunda bize bilgi, görgü ve fikirleri ile katkıda bulunan, cesaret veren, Sayın *Emin Halebak’a teşekkür ederiz.
Boğaçhan Dündaralp, mimar, ddrlp
*Lüleburgaz Belediye Başkanı
LYFA künye
Proje Adı: Lüleburgaz Yıldızları Futbol Akademisi/LYFA
Proje Yılı: 2010
Yer: Lüleburgaz-Kırklareli
Alan Yüz Ölçümü: 79.500 m²
Kapalı alan: 6.350 m²
İşveren: Lüleburgaz Belediyesi
Tasarım Ekibi: Boğaçhan Dündaralp, Berna Dündaralp, A. Burcu Köknar, Lale Ceylan
Statik Projeler: Tektaş Mühendislik, Büro İstanbul
Mekanik Proje: Akım Mühendislik
Elektrik Proje: Vis Mühendislik
yayın sayfalarını pdf olarak okumak/indirmek için tıklayınız.
2011/07: mimari zaruri umumi / haber dosyası / arkitera
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
Feneryolu Sabit Pazar için Tuvalet (Kadıköy, İstanbul)
Mimar: Boğaçhan Dündaralp
“Yapı, iki caddeyi birbirine bağlayan feneryolu sabit pazarının, feneryolu caddesi cephesini oluşturur. Bu bağlamda yalnız pazaryeri için bir ‘giriş’ değildir. Pazaryerini parka ve bağdat caddesine bağlayan aksın bir ucunu tanımlar. Yapının oluşturucu öğeleri, referanslarını bu bağlamdan alır. Pazarın bağdat caddesi girişinde yapılan park düzenlemesi pazaryeri için yeni bir giriş bağlamı yaratmıştır. Feneryolu caddesi giriş bölgesinde yapılan bu wc yapısında, bu düzenleme ile bir bağ kurulması ve yeniden kurgulanması proje tasarımının çıkış noktasıdır. Tasarım, pazaryeri için değişen bağlamın izlerinin taşınarak, yapısal olarak yeniden kurulması üzerine odaklanmıştır. Projeyi oluşturan yapısal öğeler, park düzenlemesinin ve pazaryerinin belirleyici malzemelerinin klonlanarak projede yeniden birleştirilmesi yoluyla bağlamla ilşkilendirilmesinde kurucu bir rol üstlenmişlerdir.” - proje dosyasından
“Sabit pazar yenilendiği için tuvalet şu an yıkılmış durumda. Fakat proje metninden yola çıkarak özetleyecek olursak: Yapı iki caddenin birbirine bağlandığı Feneryolu sabit pazarında yer alıyor. Pazarın girişinde yer alan bu tuvalet, pazarın çevresiyle olan ilişkisinın yanı sıra Bağdat Caddesi ile pazarın yer aldığı park arasındaki bağlantıyı da kuvvetlendiriyor.
Projede kullanılan malzemeler ise sabit pazar ile bütünlük oluşturacak şekilde seçilmiş. Cephede yer alan metal parmaklıklar gün ışığının ve temiz havanın içeriye girmesine olanak tanıyor.” – arkitera.com
_ proje dosyasını .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ yapı elemanları şemaları ve detaylı bilgi için tıklayınız.
+
_ “mimari zaruri umumi” haber dosyası için tıklayınız/arkitera.com

This work is licensed under a Creative Commons Alıntı-Türetilemez 3.0 Unported License.
2011: emerging architectural practices in the informal city / dila gökalp / tez-röportaj
Ağustos 1st, 2011 § 1 Yorum
Emerging Architectural Practices in the Informal City, Case Study of Istanbul
Dila Gökalp
Boğaçhan Dündaralp yanıtlar:
- Güncel mimarlık kavramları ve pratikleri içinde mimari yaklaşımınızı nerede konumlandırıyorsunuz? Ofisinizin işleri göz önüne alındığında nasıl bir üretim modeline sahip olduğunuzu düşünüyorsunuz?
Mimar olarak konumlanma halimin belirleyicisi genelde; “üretim bağlamını belirleyen tüm ilişkiler içinde ‘mimar’ olarak nerede ve nasıl konumlanmalıyım ?” sorusu olduğu için, dışarıdan bakıldığında çoğu kez üretim modelleri üzerinden kavranması zor bir pozisyona sahip olabilirim.
Konvansiyonel proje üreten stereotipik mimar profilinin üretim sınırlarının; karşı karşıya kaldığımız durumların çeşitliliği ve bu durumların özgün koşullarının açığa çıkartılması sonrasında “mesleki hizmet alanı”nı genişlettiğini düşünüyorum. Dolayısı ile sadece mimarlık alanı ile sınırlı kalmayan, farklı zaman dilimlerine ait geniş bir kavram-pratik ilişkisini tarayan alandan beslenip, düşünmek, tartışmak zorunda kalacağınız bir pozisyona doğru çekiliyorsunuz.
Bu anlamda üretimlerimiz de yapılagelen, denenmiş, sınanmış risk almayan, sonuçları daha öngörülebilir mimarlık üretimlerine göre daha çok tartışmaya kendini açan, sınanmaya, denenmeye açık, sonuçlarının yaşandıkça, tartışıldıkça görüneceği “mimarlıklar” olarak tarif edilebilir.
- Bugün içinde bulunduğumuz, çeşitli aktörlerin elinde şekillenen kent bağlamında mimarlık üretimi nasıl yapılmaktadır?
Özellikle İstanbul gibi dinamik yapılardaki çok kültürlü, hele son dönemlerdeki neoliberal politakaların katalizörlüğünde devinen kent bağlamı; mimarların henüz kendilerine atfedilen indirgenmiş mesleki rolleri dışında yeni roller üretebilme potansiyeli üreten alanlar açmış gibi görünüyor. Fakat bu alanlardan gözlemlediğimiz üretimler; İstanbul üzerinden konuşursak, yok denecek az biçimde zaman zaman ‘olay’ bazında beliren sürekliliği olmayan girişimler olarak gözlemleniyor. Bunun nedenini hem ölçek olarak çok değişken hem de birikitirilmiş bilgi ya da düzenlenmiş veriler olmadan çok hızlı dönüşen kentsel durumların; ‘mimarlar’ı verili olan duruma mahkum, onu pek de yorumlama imkanı olmadan, albenisi yüksek binalar üreten ne kadarının gerçekten mimarlık üretimi olduğu tartışılır, ‘tasarım’cı alanına sıkıştırdığını ‘pratik’ dünyaya bakarak söyleyebiliriz. Bugüne kadar içinde yer aldığımız mimarlık ortamı zaten bu “rol”ü çok sorgulama gereği de duymadı. Ancak mimarlık üretiminin bugün karşılaştığı durumlar düşünülünce; ‘yeni’ durumlara, ‘eski-bildik’ yanıtların üretilmesi ile sonuçlanan hızlı bina üretimine bakarak hem bu’ rol’ü hem de ‘yapı üretim süreçlerini’ neden yeniden sorgulamamız gerektiği daha açık görünüyor.
- Çağdaş mimari akımları da düşününce mimari söylem ve üretim pratikleri ne noktaya gelmiştir?
Mimarlık bilgi alanının ‘özerk’ bir doğasının olmaması, onun maruz kaldığı her tür alanın bilgisini kendi içinden yeniden tanımlama çabası içermesi, üretim ilişkileri ile iç içe olma zorunluluğu, bugünün enformasyon dünyasında farklı zaman kesitleri ile birlikte eş zamanlı pek çok konuyu kendi gündeminde çoğaltmış görünüyor. Bu ‘çoğaltma’, bir ‘çokluk’ sürekli bir dolaşım ağı içinde, az önce bahsettiğim nedenler ile yeni paradigmalar, taze bakışlar, ‘alternatif ’lerini arar nitelikte görünüyor…
- Günümüzün küreselleşen kent İstanbul’ un hangi koşullarda ve nasıl bir kapsama sahip mimarlığa ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsunuz? Sizce mimarlar gelecekte nasıl bir konuma sahip olacak?
Bir taraftan üretimini özgün ‘Bağlam’ların koşulları üzerinden düşünen diğer taraftan da kentteki oluş hallerinin farklı ölçeklerdeki davranış biçimlerini biribirleriyle ilişkilerini anlamaya çalışan biri olarak; idealize edilebilecek bir ‘model’ ya da ‘yaklaşım’ın olamayacağını düşünüyorum. Öngörülebilir olamayacağı gibi sağlıklı da görmüyorum… Ancak kendi adıma söyleyebilirim ki: Bu ortamda mimarlığı; çoğalma ve çoğaltmanın sağladığı imkanlarla, ona katkıda bulunacak, öngörülerle sınırlı potansiyellerin ya da arzu uyandıracak, baştan çıkaracak tasarımların peşine düşmek, deterministik olmak yerine öngörülemez ‘istisnaların’ üreyebileceği, sınanabileceği, tetikleyici imalar içeren ortamlar; mimarı da bu ortamların katalizörü olarak görmek beni oldukça heyecanlandırıyor…
- Kentin gündelik yaşam ve üretim pratikleriyle mimarın ve mimari üretimin karşılıklı ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu iki realitenin kesiştiği alanlar var mıdır?
Biz ne kadar üretimlerimizin bu iki realitenin kesişiminden beslendiğini, ürediğini iddia edelim; bu ikisinin birbirinden bağımsız ‘oluş’lar, ‘süreç’ler olduğunu kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu ikisinin birbirine dönük niyetleri olduğundan bahsedebiliriz; ancak bu niyetlerin kesişimi çıplak gözle görünür bir durum olmasının ötesinde zaman içinde açığa çıkan, duyumsanan, deneyimlenen şeyler…
- İstanbul’un enformel dinamiklere sahip olması bir mimar veya tasarımcı açısından nasıl bir üretim ortamı yaratmaktadır?
Kent ilişki-ilişkilenme formları üreten bir yapı. Son dönemde kentin bu yapısı biz mimarlar için yeni bir öğrenme modeli sunduğuna inanıyorum. Benim öğrencilik yıllarında aldığım modernist eğitimin deterministik ‘program’ anlayışının kent mekanında işlemediğini görmek, kentlinin kendiliğindenlik içinde farklı kullnım biçimlerini gözlemlemek, bizim ‘program’ dediğimiz şeyi sorgulamamıza imkan veriyor. Bu anlamda kent mekanı, makro ölçekte anlama çabalarından öte, ‘deneme’ ye çağıran, yeni ilişki biçimlerini açığa çıkaracak pek çok imkanı deney alanı, mikro ölçekteki hareketlerin kenti nasıl dönüştürebildiğini gösteren bir ortam sunuyor.
- Dünyada ofis modeli, söylemi veya ürettiği projeler bağlamında takip ettiğiniz gruplar hangileridir?
Ofis modeli olarak İşleyiş ve çalışma anlamında pek takip ettiğim bir ofis olmamakla birlikte, Atelier Bow-wow, Alejandro Aravena, Teddy Cruz, Urban Think Thank Architecture, Eyal Weizman, Mapoffice, Stealth Architecture, Stalker, Kazuyo Sejima, Ryue Nishizawa gibi isimlerin üretimlerini ilgiyle izliyorum…
_ röportaj metnini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ tez özetini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
2011/03: bostana alternatif proje girişimi
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
2011/07: bostana alternatif proje girişimi / haber – hürriyet gazetesi
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
Sizi tanıyabilir miyiz?
Hayat pergelinin sabit ucunu Kuzguncuk’a saplamış; Kuzguncuk’ta yaşayan ve çalışan bir mimarım*.
Kuzguncuk Bostanı’nın semt için taşıdığı önem nedir?
Kuzguncuk; İstanbul’ un yoğun yapılaşma, sürekli ve hızlı dönüşüm trafiğinden ya da son dönemlerdeki kentsel dönüşüm adı altında yapılan tepeden inme ‘gentrification’ ya da soylulaştırma’, ‘yerinden etme’, ‘değer arttırma’ gibi kentsel operasyonlardan kendini koruyabilmiş, ‘yavaş’ dönüşüm yaşayan, otantik varoluşunu, dokusunu, karakterini koruyarak gelişen, İstanbul’ da kalan belki de tek Boğaz köyü. Bostan ise bu kentsel doku içinde kalan, son yeşil boşluk olarak hem yerel yönetimler, hem de ekonomik iktidarların İstanbul’un hızlı kentsel dönüşümünün Kuzguncuk’ taki anahtarı olarak her 10 yılda bir gündeme taşıdığı; simgesel değeri kullanım değerinin ötesine geçmiş bir yer.
Bostan, önemli bir yeşil bir alan, biraraya gelme, dinlenme ve paylaşım alanı olmasının ötesinde; Kuzguncuk’luları ortak bir değer için bir araya getirebilen, sosyal segregasyonu, farklı fikirleri, çatışmaları ortadan kaldıran, farklı dünyalardan insanları bir araya getirebilen, sosyal paylaşımı açığa çıkartan önemli bir değer…
Kuzguncuk Bostanı bugün ne tür bir tehditle karşı karşıya?
Kuzguncuk bir taraftan İstanbul gibi hızlı dönüşümün yaşandığı bir kentte kendi kimliğini koruyarak ağır evrimleşebilme dinamiklerini üretebilmiş; bir taraftan da kentleşme ile kaybedilen pek çok olgunun hala varolabildiği bir yaşam alanını temsil ediyor. Aynı zamanda göç alan da bir semt. Ancak bu göç; gün geçtikçe artmasına rağmen hızlı bir dönüşümle değil; müzakere, karşılaşma, kabullenme, karşılıklı birbirinin varlığını kabul ederek ilerleyen bir süreçle gerçekleşiyor. Bu nedenle neo-liberal ekonomilerle üretilen hızlı kentsel dönüşümlerde olduğu gibi alt-ekonomiyi, ekonomik dengesizlikleri, komşuluk ilişkilerini ortadan kaldıran, bölgeler arası ekonomik göstergeleri uçlara taşıyan ayrışmalar burada gözlemlenmiyor. Bostan’ın karşı karşıya kaldığı tehdit temelde bu karaktere yönelik. Bu tehdit; varolan dengeleri altüst edecek, örneklerini Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Balat gibi kentsel müdahalelerde olduğu gibi tepeden inme karar ve anlayışları temsil eden, hızlı sonuç elde etme yaklaşımlarının ta kendisi…
BostanA Alternatif Proje Girişimi’nden ve amacından bahseder misiniz? (Projeyi kimler başlattı, kimler sürdürüyor, kimler destekliyor? Bu girişiminde nasıl bir rol üstleniyorsunuz, açıklayınız lütfen)
BostanA Alternatif Projesi Kuzguncuk’ta benim gibi yaşayan ve çalışan mimar arkadaşlarım: Tülay Atabey Onat, aynı zamanda eşim ve ortağım Berna Ocak Dündaralp ve Lale Ceylan ile hazırlamaya başladığımız, Kuzguncuklularla birlikte geliştirmeye çalıştığımız bir proje…
Proje; tepeden inme karar mekanizmalarının ürettiği sözde ‘eğitim’ kılıfına sokulmuş, alanın fiziksel varlığını ‘tehdit eden’, ‘yok eden’, ‘değerlerini ortadan kaldıran’ iktidar alanlarını temsil eden, bina formatı dışında olanakların da mevcut olabileceğini göstermeyi amaçlıyor. Bu alanın ‘kentsel değeri’ne başka bir bakış, farklı bir paradigma öneriyor. Geçmiş 10 yıllardaki direnişlerden, 2011’deki direniş içinde bu proje bir farklılık yaratacaksa; naif kalarak ‘yeşilimize dokunmayın’ demek yerine, bugünün kentsel dinamiklerini kavrayarak mevcut değerini kaybetmeden, kendi üretim, sosyal ve ekonomik modellerini de içerecek biçimde bu alana ilişkin yaklaşımların ‘tek bir model’ üzerinden kurulamayacağını tartışmaya açıyor. Konuyu yeni bir müzakere alanına taşımayı amaçlıyor.
Girişim, bu yeşil alanın geleceği için nasıl bir proje ortaya koyuyor?
Bizler önce kendimizden başlayarak, bilinen mimar kimliğimizi bir yana bırakarak, “Mimarlıkta kulladığımız araçları bu alanın kollektif, katılımcı gelişimi için yeniden nasıl kullanabiliriz ?” sorusunu sorduk. Sosyal bir aktör olarak mimar varlığımızı önce medyum olarak tarifledik ve şu ana kadar Bostan’nın yaşama ve kullanılma biçimlerini görünür kılmaya çalıştık. Sonra da katalizör olarak hem Bostan’ın hem de elimizdeki imkanların potansiyellerini araştırarak, var olanın değerlerini kaybetmeden, binalaşmadan, gerekirse geçici, sökülüp-takılabilir hafif yapılarla bu kullanımları nasıl çoğaltılabilir, zenginleştirebilirizin peşine düştük. Bu kullanımlar matrisi sadece olası başka fikir ve önerilerin birer örneklemesi… Dolayısı ile ucu gelişmeye açık bir çalışma modeli. Bu model kamusal kullanımlar dışındaki aktivetelerin varolabilmesi, kendine bakabilmesi ve gelişebilmesi için bir ekonomik modeli de içermek durumunda.
‘Mülkiyet hakkı’ ndan çok ‘kullanım hakkı’ na odaklanan bu çalışma; bu anlamda sadece olageleni ve zenginleşme potansiyellerini görünür kılmak için bir araç. Eğitimin, paylaşımın, üretimin binalar olmadan da varolabileceğini gösteren, asıl kaynakların paylaşıma açık gönüllü insanlar ve herkese ait bir ortak bir paylaşım alanı olduğunu hatırlatmaya çalışan bir aracı…
Şu anda yaptığınız çalışmaları anlatır mısınız, sizlere destek olmak isteyenlere mesajınız nedir?
Bostan, sadece kendi imkanları ile değil, çevresi ile de beslenen, yaşayan ve her defasında bize yeni potansiyeller vaad eden bir ‘yer’. Bu nedenle çalışma hem katılımlar ve fikirler ile geliştirilmeye çalışılmakta, hem de hayata geçebilmesi için mümkün koşullarını aramakta ve çok aktörlü gönüllü girişimlerle devam etmektedir. Hem geliştirilmesinde ve hayata geçebilmesinde her türlü gönüllü katkıyı bekliyoruz. Bizce buradaki girişimin sonuçları sadece Kuzguncuk’luları ilgilendirmiyor; aksine İstanbul ve dünya ölçeğinde yürütülen, sürdürülebilir olmayan, tepeden inme ve ekonomiyi denklemlere indirgemiş neoliberal kentsel politikalara karşı yürütülen modellerden biri olarak da önem kazanıyor…
*Boğaçhan Dündaralp, mimar/ BostanaA alternatif Proje Girişimi
_ haberi online okumak için tıklayınız.
_ yapi.com.tr haberi için tıklayınız.
2011/07: 2010 XII. ulusal mimarlık ödülleri ve sergisi / müge cengizkan
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
2011/06: 1. istanbul yaz sergisi
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın



_ etkinlik anasayfasına gitmek için tıklayınız.

This work is licensed under a Creative Commons Alıntı-Türetilemez 3.0 Unported License.
2011/06: bakanak / antalya uluslararası mimarlık bienali / yerleştirme
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
Şu anda Bakanak içinde yer alıyorsunuz;
Bulunduğunuz nokta; farklı çağ ve medeniyetlerin biriktirdiği yapısal mirasın birbirleriyle bağlarının sizin gözleriniz aracılığı ile yeniden inşa edilebileği bir nokta:
M.S. 130 yılında Roma İmparatoru Hadrian’nın Antalya’ya ziyareti sebebi ile inşa edilmiş Hadrian Kapısı (Üç Kapılar); kapının iki tarafında, kapı ile aynı zamanda yapılmadığı bilinen, güneydeki Julia Sancta Kulesi olarak anılan, kuzeydekinin ise alt kısımları Antik Çağ’a ait, üst kısmının Selçuklular zamanından kaldığı bilinen, süslemesiz blok taşlardan yapılmış iki kule; kapının ardında da Helen Devri temelleri üzerine inşa edilmiş, Roma, Selçuklu, Osmanlı yaşantısının birbiri üzerine katlanarak XIX. yüzyılın sonlarına kadar gelişmiş eski Antalya… Bir diğer tarafta da yıkılmış Karakaş Camisi’nin çeşitli tarihi dönemleri simgeleyen değerlerle, yakın dönemin yapıları arasında mimari ve kentsel tasarım boyutlarında uygun bir bütünlüğünün sağlanması amacıyla 1991-2002’ ler arasında titizlikle yeniden inşa edilmiş hali…
Bakanak ise tüm bu katmanların aksında ve kesişiminde yer alan, 3 km çapında bir alanda izlerini sürebileceğiniz bu tarihsel katmanların birbirileri ile bağlarını keşfetmenizi ve ilişki kurmanızı sağlayacak bir araç:
… 1800 yılda ayağınızın altında birikmiş 2.5 m’lik toprak dolgunun olmadığını, İmparatorun arabası ile kente girişini hayal edebilir; farklı dönemlerde muntazam kesilmiş taşlarla yapılmış kapı ve kalenin taşları ile karşısındaki caminin ona tezat oluşturacak kadar farklı, onunla yarışma içine girmeden, mütevazi ve tasarruf içinde olma haline bakıp, farklı ‘zaman ve kültür’ anlayışlarını düşünebilir; ‘taş’ dediğimiz aynı malzemenin birinin şavaş ve güç ölçeğinde diğerinin insan ve dini anlayış ölçeğinde nasıl form bulduğunu anlamaya çalışabilirsiniz… Yeni bir cami olmasına karşın neden her yerde görmeye alıştığımız tarihselciliği bir kılıf gibi kullanan o Sinan kopyası betonarme camilere benzemediğini, neden caminin kubbesinin bakırla kaplanmak yerine, geleneksel kiremit ile kaplandığını, kubbenin tepesinde niye havalandırma-ışık çatı feneri olduğunu sorabilir, bunların bilgisine hemen oracıkta yanıt bulabilir, hangi iklim ve kültürde yapı yaptığını unutan bugünün imar anlayışına, kötü yapılı çevreye bilinçli bir eleştiride bulunabilirsiniz. Gözleriniz başka gözlerin göremediği kim bilir daha neler keşfedecek?
“Yeni manzaralar keşfetmek yerine yeni gözler geliştirmeliyiz.” Marcel Proust
Boğaçhan Dündaralp, mimar
_ proje hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.
- IABA Brosur pdf’i için tıklayınız
-projeyi IABA sayfasında görmek için tıklayınız.
_ etkinlik duyurusu için tıklayınız/arkitera.com
_ etkinlik anasayfasına gitmek için tıklayınız.

This work is licensed under a Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivs 3.0 Unported License.
2011/06: XXI 100. sayı / yüz yüze
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
Esenboğa Havaalanı; ESSA /Ercan Çoban, Suzan Esirgen, Süleyman Bayrak, Ahmet Yertutan
Esenboğa havalimanı ile ilk karşılaşmamda beni boşluğu, ölçeği ve ıssızlığı ile deneyimlediğim pekçok havalimanından farklı bir algı içinde bırakmıştı. Yolcu hazırlık alanları ile apron bölgesini keskin biçimde ayıran ‘boşluğu’ ile bir havalimanı tipolojisinden çok alışveriş merkezi tipolojisinin havalimanına uyarlanmış hali gibi algılamıştım. Hareket üzerine odaklı bir yapı tipolojisinin, birikme ve görme odaklı tipolojiyle yanıtlanması ilginç sonuçlar doğurduğunu düşünmüştüm. Sonraki deneyimlerimle birlikte; hareket halindeyken yapı içindeki yaşantıdan çok, binanın kendisini ve materyalize ıssız yüzeylerini görmek, insanın birikmeden hızla yapıdan uzaklaşabilme durumu, seçilen malzemeler ile kurulan yabancılaşma ve büyük galeri boşlukları içinde insanın ölçeğinin kaybolması gibi gözlemlerim; bu yapıyı neden kendini gösteren, şık ama diğer taraftan da ıssız ve boş bir yapı olarak algıladığımı farkettirdi.
The Seed; NSMH/ Nevzat Sayın
‘The Seed’ , görünmemek, kamufle olmanın kavramlaştırıldığı; yalının bahçesine kendini gömerek, görünen yüzeylerini bahçe duvarı kimliğini sürdürmeyi tasarımının odağına almış bir yapı. Bu yapı duru ve rasyonel tasarım düşüncelerinin kayıtlarını yapısallaştırarak, yapılarında izlenebilir kılmayı başaran, yaklaşımını ‘az’ la ifade edebilen bir mimar olan Nevzat Sayın’nın elinde nasıl biçimlendiği benim için önemli bir soru olmuştu. Yapıyı deneyimlediğimde bahçe-yapı-tohum ( yumurta formundaki salon) arasındaki ilişkinin sorunlu yanlarını görünce kendime önemli bir ders çıkardığımı söyleyebilirim. Bahçedeki ağaçlar arasında konumlanırken planemetrik düzlemdeki elips’in bir tohum metaforu olarak biçimlenmesi, gömülü olanın cazibesini ve potansiyellerini vaad ederken; yapı içindeki ilişkilerin yarısı gömülü yarısı hisedilen tohumu göstermek adına ne kadar zorlatıldığını, yapı ‘içi’nin tasarım düşüncesinden farklı bir yapı ‘iç’ine dönüştüğünü görünce kendi kendime şöyle dediğimi hatırlıyorum: “bir tasarım düşüncesinin temsil edilmesi ile onun vaad ettiği duygunun ve atmosferinin oluşturulması arasındaki farkı iyi örnekleyen bir yapı olmuş…”
Boğaçhan Dündaralp, mimar,ddrlp
_ medya içeriğini .pdf formatında görmek için tıklayınız.
_ xxi dergisini 100. sayısını online okumak için tıklayınız.
2011/06: 17. taşkışla bahar şenliği / değerlendirme-haber
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
2011/05: 17. taşkışla bahar şenliği / kuzguncuk bostanı fanzin atölyesi
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
atölye organizasyon: seda tuğutlu, oğuzhan saygı, elif gökçen tepekaya, begüm moralıoğlu, selin uğur, sunay paşaoğlu, figen inam, yılmaz taha sezgin, fatih kesekçi
pafta no* // katılımcılar:
P1 // arda bakıryol_birinci sınıf
türker naci şaylan_birinci sınıf
P2 // ahmet arif aksoy_ikinci sınıf
P3 // ayşe dede_üçüncü sınıf
P4 // ayşegül çakan_ikinci sınıf
P5 // seda tuğutlu_birinci sınıf
burak öztürk_ikinci sınıf
P6 // ceren okumuş_ikinci sınıf
P7 // dilara dağlı_ikinci sınıf
ayşe kahraman_ikinci sınıf
fulya doğru_ikinci sınıf
P8 // sunay paşaoğlu_birinci sınıf
elif gökçe tepekaya_birinci sınıf
P9 // yılmaz taha sezgin_birinci sınıf
selin uğur_birinci sınıf
* paftalar/fikirler için bkz. fanzin
davetli tartışmacılar: boğaçhan dündaralp, lale ceylan
“Boğaçhan Dündaralp ile fanzin atölyesi fikri, dokuz birinci sınıf öğrencisinin Kuzguncuk Bostanı hakkında düşünmesi, heyecan duymasıyla başladı. Atölyenin ilk ayağı bu dokuz öğrenciyle bostanda gerçekleşti. 1 Mayıs Pazar günü bostanın alternatif kullanımlarını çoğaltmak, geliştirmek fikriyle bostanda bir yerleştirme yapıldı. Yapılan yerleştirmenin çıktıları değerlendirilip, bu sefer 17. Taşkışla Şenliği’ nde on beş katılımcıyla bostanın var olan potansiyellerini ortaya çıkartmak, çoğaltmak, tartışmak için fanzin atölyesi düzenlendi. Bu atölyenin çıktısı olarak üretilen fanzin Taşkışla Şenliklerinde okula dağıtıldı.” – arkitera.com
_ atölyede üretilen tüm fikirleri fanzinden okumak için tıklayınız.
_ http://kuzguncukworkshop.tumblr.com/
+
_ etkinlik haberi için tıklayınız/arkitera.com
_ şenlik anasayfası ve programlar hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

“kuzguncuk bostanına alternatif fikirler” fanzini is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.
2011/05: 17. taşkışla bahar şenliği / TaM24sa. taşkışla avlu – ütopia
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
“Farklı bir tasarım deneyimi yaşatmayı,
Taşkışla üzerine geliştirilen fikirleri herkesle paylaşmayı hedefleyen TaM24sa.,
Boğaçhan Dündaralp, Sinan Omacan, Burcu Serdar Köknar, Esin Yürekli ve Cem Kozar dan oluşan bir jüri tarafından değerlendirildi ve Ortabahçe’de sergiye açıldı.” Düzenleyenler: Funda Uz Sönmez, Cenk Hasan Dereli
_ TaM24sa etkinlik fotoğrafları ve videoları için tıklayınız.
+
_ etkinlik haberi için tıklayınız/arkitera.com
_ şenlik anasayfası ve programlar hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.
2011/05: 17. taşkışla bahar şenliği / eskizleriyle 3 mimar
Ağustos 1st, 2011 § Yorum yapın
“Şenliğin açılış etkinliği, Sinan Omacan ve Boğaçhan Dündaralp ile “Eskizleriyle İki Mimar” söyleşisi oldu. Sinan Omacan söze provakatif bir biçimde “ben eskiz yapmam” diyerek başladı. Öğrencilik yıllarında başlayan tasarım etkinliğinden seçtiği görseller eşliğinde yaptığı sunumunda, mimarlığın diğer önemli temsil araçlarından maketi, eskiz gibi kullandığını vurguladı. Düşüncenin eskizinin evrilmesinde her türlü aracın kullanımının önemine değinerek bitirdiği konuşmasının ardından Boğaçhan Dündaralp, eskiz defterlerinin sayfalarından oluşan kısa filmiyle, uzun zamandır keyifle, vazgeçilmez olarak, tutkuyla sürdürdüğü eskiz defteri tutma alışkanlığını paylaştı. Eskiz defterinin düşünme aracına dönüşmesini, zaman içinde, kendi mesleki gelişimiyle değişen, dönüşen eskizle düşünme pratiğini gözler önüne serdi.” – arkitera.com
_ etkinlik haberi için tıklayınız/arkitera.com
_ şenlik anasayfası ve programlar hakkında detaylı bilgi için tıklayınız.

” boğaçhan dündaralp/eskizler” filmi is licensed under a Creative Commons Attribution-NoDerivs 3.0 Unported License.


























































































































